FELAKET SÖYLEYEN: NASA’nın iklim uzmanı, kimsenin duymak istemediği haberleri anlatıyor. – BÖLÜM 1

NASA’ya bağlı olarak Manhattan’da faaliyet gösteren Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nün (GISS) direktörü James Hansen birkaç ay önce işinden bir gün izin aldı ve bir protestoya katılmak üzere Washington D.C.’ye gitti. Protesto, kongre binalarına buhar ve soğuk su tedarik eden Capitol Enerji Santrali’ne karşı düzenlenmişti, fakat daha genel hedefi, dünyadaki sera gazı emisyonlarının başlıca nedeni olan kömürdü. Protesto günü sürpriz bir kar yağışı oldu. Hansen’ın üzerinde trençkot ve kanvas kumaştan, büyük bir şapka vardı, yanına eldiven almayı unutmuştu. D.C.’de yaşayan kız kardeşi de ona göz kulak olmak için yürüyüşe katılmıştı ve adama Indiana Jones gibi gözüktüğünü söylüyordu.

Enerji santraline yürüyüş Capitol Hill’deki Spirit of Justice Parkı’ndan başlayacaktı. Hansen alana ulaştığında etrafta, “Kömürsüz Enerji” ve “Temiz Kömür Kuru Su Gibidir” tarzı mesajlar yazılı pankartlar taşıyan ve yeşil baretler takmış binlerce kişi dolanıyordu. Hansen’ın etrafına TV kameraları üşüştü bir anda.

Bir televizyon muhabiri, “Dünyanın başlıca iklim bilimcilerindensiniz. Konunun alanınızla nasıl bir ilişkisi var?” dedi.

Hansen, “Bilim ile politikalar arasındaki ilişkiyi netleştirmeye çalışıyorum,” diye yanıtladı. “Birilerinin bunu yapması lazım.”

Muhabir tatmin olmadı. Abartılı bir şaşkınlıkla “Sivil itaatsizlik mi?” diye sordu. Hansen, gençlerin kendilerini tehlikeye atmasına izin veremeyeceğini söyledi ve “ben de arkalarında duruyorum,” dedi.

Muhabir istediğini alamamıştı hâlâ: “Bugün tutuklanmayı düşünüyor, hatta umuyormuşsunuz diye duyduk. Doğru mu?”

“Öyle bir beklentim yok,” dedi Hansen. “Ama meseleye dikkat çekmek istediğim doğru. Bunun için ne gerekirse yapmalı.”

68 yaşlarındaki Hansen’ın yeşile çalan gözleri ve seyrek kahverengi saçları ve az önce cüzdanını kaybetmişçesine şaşkın bir ifadesi var (arabası da dahil olmak üzere eşyalarının yerini sık sık karıştırıyor esasen). Kendisi 30 yıl önce dünyanın ilk iklim modellerinden birini yarattı ve Model Zero denilen bu çalışmasıyla, o zamandan bu yana iklim alanında yaşananları büyük ölçüde öngörebildi. Kendisi zaman zaman “küresel ısınmasının babası” bazen de dedesi olarak anılıyor.

Hansen hem güncel modelleme çalışmalarından hem de başka araştırmacıların gözlemlerinden hareketle, küresel ısınma tehlikesinin, tahminlerin ötesinde olduğu sonucuna varmış bulunuyor. Karbondioksit, tehlikeli düzeye yakın değil, o noktaya çoktan ulaşmış. (Önümüzdeki yirmi yılda dünyadaki tüm kömür fabrikalarının kapatılmasını da içeren) Önlemler derhal hayata geçirilmediği takdirde gezegenimiz toplumun başa çıkabileceğinin ötesinde bir değişim geçirecek. “Bilhassa bu meseleye acilen müdahale etmek gerekiyor,” diyor Hansen.

Güncel verilerle karşılaşmak Hansen’ı, Washington’da yürüyüşe katılmak gibi, devlet kurumlarında çalışan yaşlıca bilim insanlarının pek kalkışmadığı etkinliklere sevk etmiş. Geçen Eylül ayında, sprey boyayla başbakana mesaj göndermek üzere bir enerji santralinin bacasına çıkarken tutuklanan kömür karşıtı aktivistler için şahitlik yapmak üzere İngiltere’ye gitmiş. Geçtiğimiz yıl kongre bünyesindeki özel bir komiteye konuşma yapmış ve fosil yakıtı şirketlerinin küresel ısınma konusunda kasten yanlış bilgiler yaydığını ve bu şirketlerin başındakilerin “insanlık ve doğaya karşı büyük suçlardan yargılanması” gerektiğini söylemiş. Kömür taşıyan trenleri “ölüm vagonları” diye nitelendirdiği için kendisine şikayet mektubu yazan Ulusal Madencilik Derneği başkanına, “Sizi rahatsız etmiş, ki etmeli belki de,” diye yanıt vermiş.

Hansen, kışkırtıcı değil muhafazakar bir açıdan yaklaştığını söylüyor ısrarla: Tek amacı, dünyayı bildiğimiz şekliyle muhafaza edebilmek. Capitol Enerji Santrali’nin girişini kapatmış protestoculara hitap ederken, “Bilimsel veriler açık,” diyordu. “Başka şansımız yok.”

Yedi çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olan Hansen, Iowa eyaletinin batı ucundaki küçük ve sakin bir kasaba olan Denison’da büyümüş. Toprak kiralayıp eken bir çiftçi olan babası 2. Dünya Savaşı sonrasında barmenlik yapmaya başlamış. Tüm çocuklar iki odada uyuyormuş geceleri. Yeterince büyüdüğü an Hansen da çalışmaya koyulmuş ve Omaha World-Herald gazetesini dağıtmaya başlamış. 18 yaşında burslu olarak Iowa Üniversitesi’ne başlamış. Bursu yurt ücretlerini karşılamadığından 25 dolara bir oda kiralamış ve çoğu öğünde mısır gevreğiyle idare etmiş. Lisans eğitiminin ardından doktoraya başlamış ve tezini Venüs atmosferi üzerine yazmış. Hemen sonrasında da Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’ne (GISS) girerek Venüs bulutları üzerine çalışmalar yapmış.

Kendisi dahil tüm kaynaklardan anlaşılan Hansen, araştırmalarıyla uğraşıyor, başka bir şeyle pek ilgilenmiyormuş. GISS, Columbia Üniversitesi kampüsünün birkaç sokak güneyinde yer alır. 1968 protestoları sırasında kampüs kapandığında Hansen pek de fark etmemiş. O sıralar GISS’te dünyanın en hızlı bilgisayarı varmış, tabii delikli kartlar kullanılıyormuş hâlâ. “Her gece geç saatlere kadar ofiste kalıp kart destemle uğraşıyordum,” diyor Hansen. 1969’da altı aylığına GISS’ten ayrılıp araştırma yapmaya Hollanda’ya gitmiş ve orada tanıştığı Anniek ile evlenmiş: Apollo’nun fırlatılışını izleyebilmek için balayı tatillerinde Florida’ya, Canaveral Burnu yakınlarına gitmişler.

1973’te ilk Pioneer Venus projesi duyurulduğunda Hansen, yörünge aracında taşınabilecek bir cihaz (bir polarimetre) tasarlamaya başlamış. Fakat çok geçmeden ilgisi dünyaya kaymış. O dönem üç kimyacı, kloroflorokarbonların ve insan yapımı diğer kimyasalların ozon tabakasını parçalayabileceğini keşfetmişti (bu isimler daha sonra birlikte Nobel Ödülü aldı). Sera gazlarının atmosferde hızla biriktiği de anlaşılmıştı.

Hansen, “Gezegenin, gözlerimizin önünde değişim geçiriyor olduğunu fark ettik ve bu daha ilginç geldi,” diye anlatıyor. Bu konu da Venüs’teki bulutlarla aynı nedenden ötürü ilgisini çekmişti: Araştırılıp yanıtlanması gereken yeni sorular içeriyordu. Meteoroloji tahminleri geliştirmek üzere tasarlanmış bir bilgisayar programını geleceği daha da iyi görebilecek şekilde uyarlamaya karar vermişti. Sera gazı seviyeleri iki katına çıksa dünyaya ne olur gibi sorular vardı aklında.

Anniek, “Bir konuya hiçbir zaman dünyada işe yarayacağını düşünerek eğilmemişti,” diyor. “Bilimsel anlamını ortaya çıkarabilmek ister sadece.”

Hansen, modelleme çalışmasına başladığında, CO2 seviyelerindeki artışın dünyanın ısınmasına yol açacağına dair güçlü teorik gerekçeler vardı, fakat ampirik kanıt pek yoktu. Küresel sıcaklık ortalamaları 1930 ve 1940’larda yükselmiş, sonra 1950 ve 1960’larda bazı bölgelerde düşüş göstermişti. Hansen projesini birkaç yıl sürdürdüğünde, yeni bir yapının belirmeye başladığını gördü. 1981’de GISS’in direktörü oldu. Aynı yıl Science’ta yayımlanan bir makalede, sonraki on yılın olağandışı derecede sıcak olacağını söyledi (Dediği gibi oldu). Aynı yazıda 1990’ların da benzer şekilde sıcak olacağına dair bir tahminde bulunmuştu (Bu tahmini de doğru çıktı). Nihayetinde, 20. yüzyıl sonunda doğal iklim çeşitliliğinde yaşanacak “karışıklık”la birlikte, küresel ısınmaya dair bir işaret görüleceğini öne sürdü (Bu da doğru çıktı).

Sonrasında Hansen, tahminlerini daha da özelleştirdi. 1990’da bir grup bilim insanıyla o yıl (ya da sonraki iki yıldan birinde) sıcaklık rekoru kırılacağına dair bahse girdi (ve dokuz ay içinde bahsi kazandı). 1991’de, Filipinler’deki Pinatubo Yanardağı’ndaki patlama nedeniyle küresel sıcaklık ortalamalarının önce düşeceğini, birkaç yıl sonra da tekrar yükselişe geçeceğini söyledi ve aynen dediği gibi oldu.

Hansen’ın fikirlerine bilim çevrelerinde eskiden beri kıymet veriliyor. İklim değişikliğini anlama çabaları üzerine çalışmaları bulunan, fizik kökenli tarihçi Spencer Weart, bir görüşmemizde “1970, 80 ve 90’larda yaptığı çalışmalar çığır açıcıydı,” dedi ve ekledi, “Haklı çıkmanın faydası oluyor.”

Princeton’da çalışan iklim bilimci Michael Oppenheimer ise, “Dolabımda üzerinde ‘Makale Klasikleri’ yazan bir dosya var. Ve neredeyse yarısı Jim’in çalışmaları,” diyor.

Hansen’ın çalışmaları, insanlık açısından taşıdığı anlamdan ötürü dünya genelinde de ilgi çekti. 1981 tarihli makalesiyle birlikte, iklim değişikliği konulu bir yazı ilk kez Times’ın baş sayfalarında yer bulmuş oldu ( “Araştırma, deniz seviyelerinin yükselmesine yol açabilecek bir ısınma trendine işaret ediyor” diye başlık atılmıştı) ve Hansen birkaç yıl içinde, görüş bildirmek üzere sürekli kongreye çağrılır oldu. Dediğine göre, kendisini araştırmacı bilim insanı rolünden başka bir rolde tasavvur etmiyordu yine de. Kendi ifadesiyle, “iletişim becerilerinden yoksun” ve “patavatsız”dı.

Hansen’ı yaklaşık kırk yıldır tanıyan, Ulusal Bilimler Akademisi Başkanı Ralph Cicerone onun için, “Çok utangaç biridir,” diyor. “Anladığım kadarıyla, kamu çalışmalarından çok hoşlanmıyor.”

Anniek Hansen ise, “Jim kimseye bakmayı sevmiyor aslında,” diyor ve ekliyor, “Ben ‘şunlara baksana’ diyorum!’”

İklim değişikliğine (ve potansiyel tehlikelerine) dair kanıtlar 1980 ve 1990’lar  boyunca arttı. Hansen politika dünyasının bir tepki vermesini bekleyip durdu. Ozon meselesinde öyle olmuştu sonuçta. Kloroflorokarbonların ozon tabakasına zarar verdiği, 1985 yılında, Britanyalı bilim insanları Antarktika üzerinde bir ozon “deliği” keşfettiğinde kanıtlanmıştı. Kriz, kloroflorokarbonların aşamalı olarak bırakılmasına yönelik bir uluslararası anlaşmanın 1987’de imzalanmasıyla çözümlenmişti (ya da en azından daha kötü bir hal almamıştı).

25 yıldan uzun süredir Hansen’ın çalışmalarını takip eden ve D.C.’deki kömür protestolarının düzenlenmesine yardımcı olan yazar Bill McKibben, “Başta Jim’in çalışmalarında aktivist bir eğilim yoktu,” diyor. “O da benim gibi düşünüyordu sanırım. Bu kuvvetli ve etkileyici olguları herkese ulaştırdığımız takdirde insanlar gerekeni yapacak sanıyordu. Bizimki saflıktı tabii.”

Hansen, George W. Bush dönemi gibi ileri bir tarihte bile, verileri doğru kişilere ulaştırmak yeterli olur sanıyordu. 2001’de Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve yüksek düzeyli yetkililerden oluşan bir grupla görüşmeye davet edildi. Toplantı için “İklim Değişikliğinin Altında Yatan Faktörler” başlıklı, kapsamlı bir sunum hazırladı. 2003’te, Çevre Kalitesi Konseyi’nin başkanıyla Beyaz Saray’da görüşmek üzere yeniden Washington’a davet edildi. Bu defa, buz çekirdeği kayıtlarından hareketle, sera gazlarının yoğunluğundaki değişimlerin iklimi ne kadar etkilediğini anlatan bir sunum yaptı. Fakat 2004’te hükümet iklim değişikliğine dair verilerle ilgiliymiş gibi gözükmeyi bırakmıştı artık. Aynı yıl NASA, söylentilere göre Beyaz Saray’ın ısrarı üzerine, GISS’teki bilim insanları ile dış dünya arasındaki tüm iletişimlerin, kuruma atanan politik figürler tarafından yürütülmesi gerektiğine ısrar etti. Ertesi yıl hükümet, ilgili yönetmeliklerin takip edilmemiş olması gerekçesiyle GISS’in, web sitesinde aylık sıcaklık verileri yayımlamasını durdurdu (Verilere bakılırsa 2005, kayıtlardaki en sıcak yıl olacak gibiydi). Ayrıca Hansen’a National Public Radio’ya sürekli röportaj veremeyeceği söylendi. Kısıtlamalardan söz açtığında, devlet kurumlarındaki başka bilim insanları kendilerinin de benzer muamele gördüğünden yakındılar ve böylece yeni bir sözcük doğdu: devlete bağlı çalışan bilim insanları “Hansen’laşıyor”du.

Anniek Hansen, “Tüm bu süre boyunca küresel ısınmanın ozon gibi bir mesele olmasını bekledi,” diyor. “Çok sabır gösterdi. Birilerinin bir şeyler yapacağını düşünerek çalıştı ve yayınlar yaptı sürekli. Sonunda konuşmaya başladı. Bunda iyi olduğunu düşündüğü veya keyif aldığı için değil, mecburiyetten.”

Michael Oppenheimer, “Jim aklına bir şey koydu mu sonuna kadar peşini bırakmaz,” diyor. “Şimdi ise var gücümüzle uğraşmamız gerektiğini ve politik bir hamle yapmadıkça tüm bilimsel çalışmalarının boşa gideceğini düşünüyor.” Hansen, 2007’den itibaren Birleşik Krallık Başbakanı Gordon Brown ve Japonya Başbakanı Yasuo Fukuda gibi dünya liderlerine yazmaya başladı. 2008 yılı Aralık ayında Barack ve Michelle Obama’ya özel bir yazı gönderdi.

“Korkunç bir bilimsel sonuca kesin olarak ulaşmış bulunuyoruz; doğayı ve insanlığı koruyabilmek adına sera gazlarını mevcut seviyelerin altına çekmeliyiz,” diye yazmıştı Hansen. “İklim felaketlerini önleme olanağı hâlâ mevcut, fakat bilimsel verilerle tutarlı politikalar güdülmeden mümkün değil.” Hansen, mektubu Obama’nın baş bilim danışmanlığını yapan ve kendisinin de dostane bir ilişki içinde olduğu John Holdren’a teslim etti; Holdren da mektubu ileteceğine söz verdi. Fakat Hansen herhangi bir yanıt alamadı ve bahar ayları geldiğinde, yeni hükümete güvenini kaybetmeye başlamıştı artık. (Holdren bir e-postada “Başkana neyi iletip iletmediğini ya da ne söyleyip söylemediğini” tartışamayacağını yazmıştı.)

“Obama’nın meselenin sahiciliğini anlayacağını ve enerji, iklim ve ulusal güvenlik konularını birlikte değerlendirme olanağından yararlanıp çok güçlü bir program oluşturacağını umuyordum,” diyor Hansen. “Belki de öyle yapacaktır, ama içimde kötü bir his var.”

Küresel ısınma tartışmalarına ilgiyi canlı tutmak güç ve görünüşe bakılırsa her gün yeni yeni konular gündem oluyor. Herkes gibi Hansen da bunu biliyor olsa gerek; yine de hâlâ temaslar kurmaya çalışıyor. Halka açık konuşmalar yapıyor sürekli. Geçtiğimiz aylarda Washington D.C.’de Amerika yerlilerine, Dartmouth’da üniversite öğrencilerine, Kopenhag’da liselilere, Oslo’da Kral Harald’ın da aralarında bulunduğu ilgili bir vatandaş kitlesine, Milwaukee’de yenilenebilir enerjiyle ilgili kitlelere, New York eyaletindeki Beacon şehrinde folk müzik dinleyicilerine ve Manhattan’da halk sağlığı uzmanlarına konuşmalar yaptı.

Hansen ile Nisan ayında, Concord, New Hampshire’daki hükümet binasında kömür karşıtı aktivistlere konuşma yaptığı zaman buluştum. Etkinlik yalnızca birkaç gün duyurulmuş olmasına rağmen 250’den fazla kişi gelmişti. Ossipee’den gelen bir kadına neden orada olduğunu sordum. “Kötü haberleri ilk ağızdan duyma fırsatı kırkta yılda bir olur,” diye yanıt verdi. Hansen, etkinlik için bir PowerPoint dosyası hazırlamıştı her zamanki gibi. Sunum, soluk bir George Washington portresinin yanındaki ekrana yansıtılıyordu. “Gezegendeki İklim Tehlikesi” başlıklı ilk slaytta, “Politikalara ilişkin tüm ifadeler şahsi görüşlerdir,” diye bir not bulunuyordu.

Devamı Haftaya. 

Elizabeth Kolbert’in 29 Haziran 2009’da The New Yorker’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir. 

Çevirmen: Gülin Ekinci

Yazının orijinal linki: http://www.newyorker.com/magazine/2009/06/29/the-catastrophist

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.