Bugün nasıl yaşıyoruz: Kent yaşamındaki dönüşümler

Böyle girişimler, günümüzde dünya nüfusunun yarısından çoğunun kentlerde yaşıyor olmasından kaynaklanıyor genellikle. Ancak yaşamın nasıl değiştiği ya da küresel konut krizi, dijital paylaşım olanakları, gecekondu mahallelerinin çoğalması ve sosyal konut ihtiyacındaki şiddetli artış gibi etkenlerin ev anlayışımızı nasıl şekillendirdiği üzerine pek az konuşuluyor.

Bugün Nasıl Yaşıyoruz, Guardian’ın kentlere odaklanan Cities bölümü tarafından hazırlanan beş parçalı bir film serisi. Kent yaşamındaki dönüşümlere dair son gelişmelere eğilen seri, kentlerde yaşamanın yeni yollarını keşfedenleri konu alan beş hikayeden oluşuyor. 2016’da düzenlenen Venedik Mimarlık Bienali’nin Britanya Pavyonu’nda British Council tarafından sunulan Ev Ekonomisi sergisinin küratörleri Shumi Bose, Jack Self ve Finn Williams ile birlikte Tokyo, New York, Londra, Constitución ve Los Angeles’a gittik ve ev kavramının nasıl değiştiğini keşfe çıktık.

Birkaç saatlik ev: Tokyo’nun internet kafeleri

Tokyo’da evler ile iş yerleri arasındaki mesafeler uzun olabiliyor, daireler de çok küçük. Bu nedenle bazı insanlar internet kafelerde uyuyor.

Manga kissa olarak da bilinen bu mekânlar geniş banttan çok daha fazlasını sunuyorlar. 1,5 paunt gibi bir saatlik ücret karşılığında duş, yemek ve kıyafetin yanı sıra, bir “ikame” evde ihtiyaç duyabildiğiniz her şeye ulaşabiliyorsunuz.

Guardian Cities’den Yusuke Uchijima’nın, Tokyo’nun elektronikçiler semti Akihabara’daki i-Cafe AKIBAPLACE adlı internet kafede tanıştığı bir genç adam neden sıkça kafede uyuduğu konusunda röportaj yapmaya hayli sıcak yaklaşmış.

Bu kafelerin uygun fiyatlı olduğunu söyleyen ve yola üşenenler ya da boş bir daireye dönmek istemeyenler için harika bir seçenek olduğunu belirten genç adam, “Arkadaş edinmekte zorlanıyorum,” diye de ekliyor. Kendisi bu yaşam tarzından mahcubiyet veya rahatsızlık da duymuyor ve “İstasyonda patronuma rastladığımda ona bir internet kafede uyuduğumu söylüyorum,” diyor.

Venedik Bienali’ndeki Ev Ekonomisi sergisinde yer alan Birkaç Saatlik Ev adlı ilk oda bu fikri canlandırıyor. Sergi, “ev” anlayışımızın farklı zaman dilimlerine göre nasıl dönüşüm geçirebildiğini tasavvur eden beş odadan oluşuyor: Birkaç saatlik ev ya da birkaç günlük, haftalık, aylık veya yıllık ev.

Birkaç Saatlik Ev’de, çok amaçlı çekyatların yer aldığı ortak bir oturma odasında evin paylaşıma açık eşyaları da bulunuyor: Kitaplar, giysiler, bir elektrik süpürgesi. Peerby gibi uygulamalar büyük kentlerde yaşayanları paylaşıma teşvik ederken Japonya’da da ortak alanlarda yaşama ile ilgili sosyal tabular ortadan kalkıyor. Pek çok Japon (çoğu genellikle bekar erkekler olmakla birlikte) manga kissa’ları benimsemiş durumda; zira böylece ofisten iki saat uzaklıktaki minik bir dairede yaşamaya kıyasla daha lüks bir yaşam tarzına kavuşuyorlar: Devasa çizgi roman kütüphaneleri, üst kategori oyunlar ve kolay akşam yemeği seçenekleri.

Birkaç günlük ev: New York’taki Airbnb gezginleri

David Roberts ve Elaine Kuok, New York City’ye taşınırken, tüm eşyalarını üç valize doldurmuş ve yalnızca Airbnb sitesinden ayarladıkları yerlerde yaşamaya başlamış. Bir buçuk yıldır da bu şekilde yaşıyorlar. Çift her evde belirli bir süre kalıyor ve o süre boyunca evleri orası oluyor.

Dijital paylaşım uygulamaları, ev sahibi olmayı geçmişte bırakabilir veya en azından uzun süre gereksiz kılabilir mi? Ev Ekonomisi bu fikri “Ev, internet bağlantısının olduğu yerdir” konseptiyle ele alıyor ve sanat kolektifi åyr’ın geliştirdiği fikir eve dair sloganlarla süslenmiş şişme bir top biçiminde görselleştiriliyor.

Fikri doğrudan uygulamaya geçirmiş olan David ve Elaine ise böyle bir yaklaşımın ancak en büyük ve teknolojik bağlantı seviyesi en yüksek birkaç kentte mümkün olabileceğine dikkat çekiyor. Çift, New York City’deki ortalama gelir seviyesine göre (şu an aylık 3000 doların üzerinde) bir kira belirlediğinden, bunun herkese açık bir seçenek olmadığı da besbelli.

Birkaç aylık ev: Londra “ev paylaşımı”nı yeniden keşfediyor

Gitgide yükselen kiralara karşılık gelişmiş, çekici ve çağdaş bir yurt olan Collective’i ziyaret ettiğimizde gördüğümüz üzere, Londra’nın kuzeybatı kısmında pansiyon kavramı yeniden moda olmaya başlıyor.

500’den fazla daire içeren Collective devasa bir ortak ev: Ortak çamaşırhane, mutfaklar, spa, sinema ve çalışma alanlarıyla birlikte özel odalar içeriyor ve mekân yöneticileri insanların birbirleriyle tanışmasını, eş bulmasını da sağlamaya çalışıyor. Pansiyonun bu tür uygulamaları Britanya’da başta hoş karşılanmamış olsa da  Collective, 1000 paunt üzerindeki aylık kira karşılığında 12 metrekarelik bir oda tutmada (iş veya romantik ilişki motivasyonuyla) çevre edinmenin de temel bir neden olacağına inanıyor.

Dogma ve Black Square mimarlık birimleri, Britanya Pavyonu’nda böyle ortak yaşam alanlarının başka bir işlevine de dikkat çekiyor: Böyle alanlarda, eskiden dengesiz bir dağılımla paylaşılan veya hiç paylaşılmayan ev işleri ücretli hale geliyor. Collective’in sunduğu türden “Hepsi Bir Arada” sistemlerinde, normalde ücretsiz olarak yapılabilecek “ev işleri” için çalışanlara ödeme yapılıyor.

Birkaç yıllık ev: Constitución’daki “yarım evler”

Bu yılki Venedik Bienali’nin yaratıcı yönetmenliğini de yapmış olan mimar Alejandro Aravena, Şili’nin güneyindeki Constitución kentinde sosyal konut kavramını yeniden şekillendiriyor. Aravena’nın “yarım ev”leri tam anlamıyla yarım. Evlerin bir kısmını yaşayanların tamamlaması gerekiyor.

Aravena’ya göre bu durumun bazı avantajları var. Bu evlerin inşa edilmesi klasik sosyal konutlara kıyasla daha düşük maliyetli ve daha kolay. Önemli kısmı ise böylece ev sahiplerinin, mülklerini orta sınıf standartlarına getirmek adına yatırım yapmalarına da imkân sağlanıyor olması: Dünyanın dört bir yanındaki gayrıresmi (ve genellikle kanuna aykırı) yerleşimlerde herhangi bir çerçeve olmadan yaşanan sürecin aynısı aslında.

Aravena’nın fikirleri Şili’de 2010’da yaşanan tsunami felaketinde hayatları altüst olmuş insanlara güç vermişti. Jack Self ise Britanya bağlamında sosyal konutların mülkiyetini orada yaşayanlara vermenin, satın alma hakkı politikasının temel fikri olduğuna işaret ediyor. Söz konusu politika sosyal konuta ihtiyaç duyan fakat ilk satışları yakalama şansı bulamamış olanlar için tam bir felaket olmuştu.

Birkaç on yıllık ev: Los Angeles’taki “birkaç kuşaklık” yaşam

Inland Empire, Los Angeles’ın dış kısımlarında gelişmekte olan bir konut alanı. 5 milyondan fazla kişinin yaşadığı bu bölge, ABD’deki ekonomik krizden en sert etkilenen alanlardandı.

Pardee Homes’dan Matthew Sauls, “Gençlerin bir evin masraflarını kendi başlarına karşılamaları gerçekten zor hale geldi,” diyor. “Öte yandan, yaşlanan nüfusun çokluğu da bizi iki konu arasında bağ kurmaya götürdü. Dolayısıyla ailelerin bir arada yaşayabilecekleri fakat kendi alanlarını da muhafaza edebilecekleri bir ev sistemi tasarlamak istedik.”

Pardee, mevcut ev modellerini iki birimden oluşacak şekilde dönüştürerek, tek bir çatı altında iki ayrı ev geliştirmiş. Woodmont, Kaliforniya’daki yeni ev sahiplerinden Marie Clausman büyük evin bir kanadında yaşıyor; kız kardeşi öbür kanatta, kızının ailesi ise üst katta ikamet ediyor. Bu düzenleme büyük Kaliforniya ailesinin birliktelik içinde ve daha hoş bir evde yaşamasına olanak sağlıyor ve böylece, Marie ve kız kardeşi ayrı sokak kapılarını kullanabiliyor ve kendi alanlarında rahatça yaşayabiliyorlar.

Amerikalıların yaşam süresi uzadığından ve çocuklar ayrı evlere çıkmakta zorlandığından, birkaç kuşağın birlikte yaşaması banliyödeki yeni ev modeli olabilir mi? Dünyada pek çok toplumda birkaç kuşağın, geniş aile olarak birlikte yaşaması hayli yaygın elbette. Sauls, yaşam süresi uzadıkça evlerdeki odaların zamanla işlev değiştirdiğine de dikkat çekiyor. Pardee bu nedenle “tek bir etkinlikten fazlasına olanak tanıyan, böylece ömür boyu kullanılabilen odalar inşa ediyor.”

Bir evin birkaç değil 50 yıl sonraki halini, o zaman orada kimin nasıl yaşayacağını nasıl bilebiliriz ki gerçekten? Mimarlık girişimi Hesselbrand, Britanya pavyonunda bu fikre “çok uzun vadeli” bir tür ikamet birimi ile karşılık verdi. Bu birimlerdeki donanım herhangi bir etkinliğe göre yapılmıyor. Ev; oturma odası, yatak odası veya mutfaktan ziyade daha soyut işlevlere göre tasarlanmış: Karanlık veya aydınlık bir oda, su bulunan veya bulunmayan bir oda, yumuşak veya sert yapılı bir oda gibi. Böylece mekân, içinde kim yaşarsa yaşasın zamanla değişebilecek.

Chris Michael’ın 20 Haziran 2016’da The Guardian’da yayımlanmış yazısından çevrilmiştir. 

Yazının orijinal linki: https://www.theguardian.com/cities/2016/jun/20/how-we-live-now-inside-revolution-urban-living

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.