Yaşanamaz Dünya – 1. Bölüm

Kıtlık, ekonomik çöküş, güneşin bizi kavurması: İklim değişikliğinin sandığımızdan çok daha önce getirebileceği zararlar.

  1. “Kıyamet Günü”

Bilim neden bu kadar ketum?

Sizi temin ederim ki durum düşündüğünüzden daha kötü. Küresel ısınmayla ilgili başlıca endişeniz deniz seviyesinin yükselmesi ise, şimdiki genç kuşağın bile kendi ömür süreleri içinde görebileceği denli kısa zamanda gerçekleşebilecek felaketlerden tam anlamıyla haberdar değilsiniz muhtemelen. Denizlerin yükselmesi (ve kentleri sular altında bırakması) küresel ısınmanın en bilinen kısmı ve bu konu, iklimle ilgili endişelerimize öylesine egemen oldu ki çok daha yakında gerçekleşebilecek diğer tehlikeleri görmemizi engelleyebiliyor. Okyanusların yükselmesi açıkçası epey kötü. Fakat kıyılardan uzaklaşmak da yeterli olmayacak.

Esasen milyarlarca insanın hayatında anlamlı bir değişik olmadığı sürece bu yüzyılın sonu gibi yakın bir zamanda dünyanın bazı kısımları neredeyse yaşanamaz hale gelecek, bazı kısımları ise iyice korkunç olacak.

İklim değişikliğinden bahsederken bile kapsamını tamamen anlayamıyoruz. Geçtiğimiz kış normalden neredeyse 20 daha sıcak geçen bir dönem sonunda Kuzey Kutbu kavruldu ve Norveç’teki Svalbard tohum deposunu (Tarım birikimimizin felaketlerden sonra da süregitmesi amacıyla tasarlanan ve inşa edileli on yıl bile olmadan sular altında kalan, “kıyamet” takma adlı küresel besin bankasını) saran permafrost tabakası eridi.

 Kıyamet deposu şimdilik iyi durumda: Yapı sağlamlaştırıldı ve tohumlar güvende. Ancak bu hadiseyi sadece yaklaşan sellere dair bir ders olarak görmek daha önemli haberleri ıskalamaya yol açabiliyor. Permafrost yakın zamana dek iklim bilimcileri endişelendiren temel konulardan değildi; zira adından da anlaşılacağı gibi bu, sürekli donmuş halde kalan topraktır. Ancak Kuzey Kutbu’ndaki permafrost tabakası 1,8 trilyon ton, yani bugün Dünya’nın atmosferinde bulunanın iki katından daha fazla karbon barındırıyor. Bu karbon çözülüp açığa çıktığı takdirde metan halinde havaya karışabilir ve böylece, karbondioksite kıyasla, yüzyıllık ölçekte 34 kat, yirmi yıllık ölçekte ise 86 kat daha güçlü bir sera gazı örtüsü meydana gelecektir. Yani, bugün gezegenin atmosferine zarar veren karbonun iki katını Kuzey Kutbu’ndaki permafrost tabakasına sıkıştırmış bulunuyoruz. Tümü, gitgide yaklaşan bir tarihte açığa çıkacak ve bu miktarın bir kısmı, ısıtma gücü 86 kat artmış bir gaz halinde olacak.

Bunu zaten biliyorsunuz belki. Telaşa sürükleyen haberlerle karşılaşıyoruz her gün. Örneğin geçen ay, uydu verilerinden hareketle, 1998’den beri yaşanan küresel ısınmanın bilim insanlarının tahminlerinden iki kat daha hızlı olduğunu söyleyen haberler vardı (doğrusu, haberlerin içeriği, başlıkları kadar endişe verici değildi). Geçtiğimiz Mayıs ayında Antarktika’dan gelen haberlere göre ise bir buz sahanlığında altı gün içinde 11 millik bir çatlak oluşmuş. Çatlak gitgide büyüyor ve kopma yaşanmasına yalnızca 3 mil kaldı. Siz bu yazıyı okurken kopuş çoktan gerçekleşmiş ve şiirsel bir ifadeyle “yavrulama” denilen süreç sonucunda, gelmiş geçmiş en büyük buzdağlarından biri suya salınmış olabilir.

Ne denli bilgili olursanız olun henüz yeterince paniklemediniz şüphesiz. Geçtiğimiz on yıllarda kültürümüz kıyamet senaryolarıyla dolup taştı. Zombi filmleri ve Mad Max distopyaları belki de iklimle ilgili kaygıların toplu bir yansımasıydı. Yine de, gerçek dünyadaki tehlikeler söz konusu olduğunda, tasavvur bakımından felaket çuvallıyoruz. Bunun pek çok nedeni var: Bilimsel olasılıkların tutuk ve ihtiyatlı bir şekilde sunulması (İklim bilimci James Hansen, gözlemlerini olduğu gibi ortaya koymadıkları ve tehlikenin büyüklüğünü anlatmayı başaramadıkları için bilim insanlarını eleştiren makalesinde bu durumu “bilimdeki ketumluk” olarak adlandırıyor); ülkenin, her problemin çözülebileceğini sanan bir grup teknokrat tarafından yönetilmesi ve muhalefetin ısınmayı dikkate değer bir mesele olarak bile görmemesi; iklim konusundaki inkarların bilim insanlarını daha da temkinli kılması sonucunda uyarıların spekülatif bir hal alması;  değişimin hızı ve de yavaşlığı (öyle ki, önceki on yıllardaki ısınmanın etkilerini ancak şimdi görebiliyoruz); belirsizliğe dair belirsizliğimiz (İklim konusunda yazılar yazan Naomi Oreskes’e göre bu bizi hazırlanmaktan alıkoyuyor; ortalamadan beter bir durum mümkün bile değilmiş gibi yaklaşıyoruz); iklim değişimine bağlı yıkımların her yerde değil de başka yerlerde olacağını varsaymamız; sayıların küçüklüğü (iki derece), büyüklüğü (1,8 trilyon ton) ve soyutluğu (1 milyonda 400 parça); probleminin aklın almayacağı çapta olması (ve kendi yok olma olasılığımıza karşılık gelmesi) ve korku. Korku nedeniyle başka taraflara yönelerek de inkar içine giriyoruz.

Bilim dünyasındaki ketumluk ile bilim kurgu arasında bilimin kendisi duruyor. Bu makale, iklim bilimcilerle ve ilgili alanlarda çalışan araştırmacılarla yapılan onlarca görüşme ve yazışmanın sonucunda hazırlandı ve iklim değişikliğini konu alan yüzlerce bilimsel makaleyi yansıtıyor. Okuyacaklarınız, olacaklara dair bir dizi tahminden ibaret değil; zaten yaşanacakların büyük kısmını belirleyecek şey, pek de belirli olmayan insan tepkileri. Burada, yoğun eylemlere kalkışılmadığı sürece gezegenin nereye doğru gideceğine dair bir betim sunuyoruz. Bu ısınma senaryolarının hepsinin tamamen gerçekleşmesi pek muhtemel değil; zira süreç boyunca yaşanacak yıkımlar rahatımızı kaçıracak zaten. Ancak mevcut iklimden ziyade bu senaryoları referans alacağız. Takvimde de onlar var esasen.

 İklim değişikliğinin günümüzdeki hali (çoktan geleceğimize kattığımız yıkım) yeterince korkunç. Çoğu kişi Miami ve Bangladeş’in kurtulma ihtimali varmış gibi konuşuyor. Oysa görüştüğüm bilim insanlarından çoğu, önümüzdeki on yılda fosil yakıt kullanmayı bıraksak bile bu iki bölgeyi de yüzyıl geçmeden yitireceğimizi düşünüyor. İki derecelik ısınma, felaket eşiği olarak görülüyordu eskiden: Böyle bir durumda on milyonlarca iklim göçmeni, duruma hazırlıksız bir dünyada yollara düşecekti. Şimdi ise, Paris iklim sözleşmeleriyle hedefimiz iki derece oldu ve uzmanlar bu seviyeyi tutturma ihtimalimizin de düşük olduğunu belirtiyor. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) iklim değişikliğinin “altın standardı” diye nitelendirilen düzenli raporlar çıkarıyor. Yakın tarihli böyle bir rapora göre, mevcut gidişatta değişiklik olmadığı takdirde gelecek yüzyılın başlarında dört derecelik bir ısınma gerçekleşmiş olacak. Bu yalnızca ortalama düzeyde bir projeksiyon halbuki. Olasılık eğrisi sekiz dereceye kadar uzanıyor ve permafrost tabakasındaki erimeyle nasıl başa çıkılabileceği henüz bulunabilmiş değil. IPCC raporları, albedo (yansıtabilirlik) etkisini (daha az buz; güneş ışığının daha az yansıtılması ve daha çok emilmesi, yani daha çok ısınma demek), (ısıyı tutan) bulut örtüsünün artmasını ya da (atmosferdeki karbonu ayrıştıran) ormanların ve diğer bitkilerin yok olmasını da bütünüyle hesaba katmıyor. Bu koşulların her biri ısınmaya ivme katıyor ve gezegenimizin tarihine bakılırsa, ısı on üç yıl içinde beş dereceye varan miktarda değişebilir. Gezegendeki büyük yıkımların tarihini anlatan Dünyanın Sonları adlı kitabında Peter Brannen, gezegenin dört derece daha sıcak olduğu zamanda bile okyanusların yüzlerce fit daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor.

Dünya bugünkü haline gelmeden önce beş büyük yok oluş geçirdi ve bunların her biri evrimin izlerini silip süpürerek gezegeni yeniden başa götürdü. Pek çok iklim bilimci, apar topar sürüklendiğimiz ekolojik geleceğe en yakın şeylerin onlar olduğunu söyleyecektir size. Şimdilerde ilkgençlik yıllarınızda değilseniz, lise ders kitaplarınızda bu yok oluşların asteroidlerin etkisiyle gerçekleştiğini okumuş olabilirsiniz. Esasen dinozorların yok olmasına yol açan dışındaki yıkım dönemlerinin nedeni sera gazlarının meydana getirdiği iklim değişikliğiymiş. En kötüsü 252 milyon yıl önce yaşanmış ve karbon nedeniyle gezegenin beş derece ısınmasıyla başlamış. Isınma sonucunda Kuzey Kutbu’nda metan salınımının tetiklenmesi sürece ivme katmış ve dünyadaki yaşam yüzde 97 oranında yok olmuş. Bugün bizler o zamana kıyasla ciddi anlamda daha yüksek bir hızla, en az on kat daha süratli bir şekilde atmosfere karbon katıyoruz. Oran çoğalarak artıyor. Bu baharda Stephen Hawking, gelecek yüzyılda hayatta kalmak için türlerin başka gezegenlere açılması gerektiğini söylerken bunu düşünüyordu. Geçen ay Elon Musk’ı 40 ila 100 yıllık bir dönemde Mars’da bir yaşam alanı kurma planlarını açıklamaya götüren şey de buydu. Bu kişiler de konunun uzmanları değiller tabii ve aynı bizler gibi, irrasyonel bir panik yaşamaya yatkınlar muhtemelen. Ancak geçtiğimiz aylarda görüştüğüm (alanın en yetkin ve tecrübeli isimlerinden olan, birkaçı uyarılarda bulunan ve birçoğu IPCC’ye danışmanlık yapmakla birlikte kurumun muhafazakarlığını eleştiren) çok sayıdaki makul bilim insanı da kıyamet gibi bir sonuca varmış durumda: Olası emisyon azaltım programlarının hiçbiri iklim felaketini tek başına önleyemez.

Geçtiğimiz dönemde “antroposen” kavramı akademik ortamların dışına taşarak popülerleşti (içinde bulunduğumuz jeolojik devre verilen bu isim, insan müdahalesiyle karakterize yeni bir dönemde olduğumuza işaret ediyor). Bu terimin bir sıkıntısı, doğanın zaptedildiğini ima ediyor olması. Ve doğal dünyayı çoktan harap etmiş olduğumuz fikri (ki gerçekten harap ettik) karşısında ne kadar umutlu olursanız olun, aslında yüzyıllar boyunca, belki de hepimizi yok edene dek bizimle savaşacak bir iklim sistemini önce cehalet sonra da inkarla tetikleyip ortaya çıkardığımızı göz önüne almak gerekiyor. “Küresel ısınma” teriminin kaynağı olan babacan deniz bilimci Wallace Smith Broecker, gezegeni “kızgın yaratık” diye nitelendirirken bunu kastediyor. “Savaş makinesi” de denilebilirdi. Her geçen gün ona daha fazla silah veriyoruz.

 

II. Sıcaklığa Bağlı Ölüm

 Tüm memeliler gibi insanlar da ısıya bağlı mekanizmalar. Sürekli nefes nefese yaşayan köpeklerde gördüğümüz gibi, hayatta kalmak için serinlemek gerekiyor. Bunun için, hava sıcaklığının bir tür soğutucu görevi görecek ve tendeki ısıyı çekerek mekanizmayı işler tutacak denli düşük olması gerekiyor. Yedi derecelik bir ısınma yaşandığı takdirde, ekvator kuşağında yaşayanların büyük kısmı ve bilhassa nem meselesinin de söz konusu olduğu tropikal bölge sakinleri için böyle bir olanak kalmaz. Örneğin nemin genellikle yüzde 90’ın üzerine çıktığı Kosta Rika cangıllarında, 40 derecenin üstündeki sıcaklıklarda dışarıda hareket etmek bile öldürücü olacaktır. Ve bu, etkisi çok hızlı bir durum: İnsan birkaç saat içinde içten ve dıştan kavrulup can verebilir.

İklim değişikliği konusuna şüpheyle yaklaşanlar gezegenin daha önce pek çok kez ısınıp soğuduğuna işaret ediyor. Ancak insan yaşamını mümkün kılan iklim aralığı, gezegen tarihindeki standartlar açısından bakıldığında bile hayli sınırlı. 11-12 derecelik bir ısınma olursa, bugünkü dağılımına göre dünya nüfusunun yarısı sıcaklık nedeniyle hayatını kaybedecek. İçinde bulunduğumuz yüzyılda o denli sıcaklık yaşanmayacağı neredeyse kesin. Ancak emisyonların azalmaması er geç bizi o noktaya götürecek. Bu yüzyılda, bilhassa da tropikal bölgelerde, yedi derecelik bir artıştan da fazla problem çıkacaktır hızla. Ana faktör, yaş termometre sıcaklığı denilen şey. Adı gibi yalın bir ölçüm terimi bu: Islak bir çoraba sarılmış bir termometrenin havada salınırken gösterdiği sıcaklığa bakılıyor (çoraptaki nem kuru havada çok daha hızlı şekilde buharlaştığından, sonuçta çıkan rakam hem ısıyı hem de nemi ifade ediyor). Günümüzde çoğu bölge 26-27 derecelik bir yaş termometre maksimumuna ulaşıyor. Yaşanabilirlik bakımından kırmızı çizgi 35 derece. Sıcaklık stresi denilen durum ise daha öncesinde yaşanıyor.

 Neredeyse oradayız aslında. 1980’den beri, tehlikeli veya aşırı derecede sıcaklık yaşayan yerlerin sayısında 50 kat artış görüldü ve daha da büyük bir artışa tanık olacağız. 1500 yılından bu yana Avrupa’da görülen en sıcak yazların tümü 2002 yılından sonra yaşandı. IPCC’nin uyarılarına göre yakında yaz mevsiminde dışarıda olmak bile gezegenin çoğu için tehlikeli olacak. Paris hedefi olan iki derecelik artışta kalabilsek bile Karaçi ve Kalküta gibi kentler yaşanamaz bir hale yaklaşacak ve her sene 2015’teki gibi ölümcül sıcak hava dalgalarıyla karşılaşacak. Dört derecelik bir değişim yaşanması halinde, 2003 yılında bir gün içinde 2000 kadar kişinin ölümüne sebep olmuş sıcak hava dalgası gibi olaylar yaz normalleri halini alacak. Altı derecelik farklılık olursa, Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesinin ABD odaklı incelemesine göre, Mississippi Vadisi’nin aşağı kısmında yazları herhangi bir iş yapmak mümkün olmayacak ve Rockies’in doğusunda yaşayan ülke sakinleri bugün dünyada herhangi bir yerde yaşananın ötesinde bir sıcaklık stresiyle karşı karşıya kalacak. Öncü ve etkili kitabı İklim Değişikliği: Herkesin Bilmesi Gerekenler’de Joseph Romm’un belirttiğine göre, New York City’deki sıcaklık stresi, gezegenimizin en sıcak noktalarından olan Bahreyn’de bugün yaşanan seviyenin üzerine çıkacak ve Bahreyn’deki sıcaklık “uyuyan insanları bile hipertermiye götürecek.” Seçkin IPCC’nin tahminlerinin iki derece seviyesinde olduğunu hatırlatalım. Dünya Bankası’nın tahminlerine göre yüzyıl sonunda Güney Amerika, Afrika ve Pasifik’teki en serin aylar, 20. yüzyıl başlarındaki en sıcak aylardan bile daha sıcak geçecek. Klima sistemleri fayda sağlayabilir ancak nihayetinde karbon meselelerini pekiştirecektir. Üstelik Arap emirlikliklerindeki klimalı alışveriş merkezlerini bir yana bırakacak olursak, birçoğu dünyanın en yoksul bölgeleri de olan en sıcak bölgeleri topluca serinletmek pek mümkün gözükmüyor. Bu krizin en dramatik seviyede yaşanacağı alanlar ise, 2015 yılında ısı endeksi yaklaşık 73 derece gibi yüksek seviyelere varmış olan Orta Doğu ve Basra Körfezi. Birkaç on yıl sonra, günümüzde her yıl milyonlarca Müslüman’ın gerçekleştirdiği Hac ziyareti fiziksel nedenlerle olanaksız bir hale gelebilir.

Durum, kutsal topraklar veya Mekke ile sınırlı değil. Sıcaklık bizi şimdiden öldürüyor. El Salvador’daki şeker kamışı yöresinde nüfusun neredeyse beşte birinde (ve erkeklerinde dörtte birinde), yirmi yıl önce rahatlıkla sürdürdükleri toprak çalışmalarının bugünkü sonucu olduğu varsayılan kronik böbrek hastalığı var. Böbrek rahatsızlığı olan kişiler maliyetli bir süreç olan diyaliz yoluyla beş yıl kadar yaşıyabiliyorlar; ancak bu süreç mümkün olmadığında birkaç hafta içinde can kaybı görülebiliyor. Sıcaklık stresi, böbrekler dışındaki kısımları da sarsıyor elbette. Bu satırları yazdığım sırada, Haziran ortasında, Kaliforniya çölünde hava yaklaşık 49 derece. Bu, rekor seviye bile değil üstelik.

 

III. Gıdanın Tükenmesi

Tundrada mısır tarlası aramak.

İklimler ve bitkiler çeşitlilik gösterir, fakat optimal ısıda yetişen başlıca tahıllar açısından temel hesaplama ilkesi, sıcaklıktaki her 1 derecelik artışın hasadı yüzde 10 azalttığıdır. Bazı tahminlerde bu oran yüzde 15, hatta 17 gibi seviyelere varıyor. Bu demek oluyor ki şayet yüzyıl sonunda gezegenimiz beş derece daha sıcak olursa, karnını doyurması gereken insan sayısı yüzde 50 artmış, fakat eldeki tahıl yüzde 50 azalmış olacak. Proteinler konusunda durum daha da kötü: ömrü boyunca metan gazı çıkaran ineklerden elde edilen burger etindeki her 1 kalorinin üretimi için 16 kaloriye karşılık gelen miktarda tahıl gerekiyor.

Polyanna iyimserliğindeki bitki fizyologları, tahıl hasadı hesaplamasının yalnızca azami seviyede sıcaklık artışı yaşayan bölgeler için geçerli olduğuna dikkat çekeceklerdir ve haklılar da. Teorik açıdan, daha sıcak bir iklim Grönland’da mısır yetiştirmeyi kolaylaştıracaktır. Ancak Rosamond Naylor ve David Battisti’nin çığır açıcı çalışmasında görüldüğü gibi, tropikler tahıl üretimi için daha şimdiden fazlaca sıcak ve günümüzde tahıl üretilen bölgeler de halihazırda optimal sıcaklıkta. Dolayısıyla ısının biraz bile artması verimin azalmasına yol açacaktır. Üstelik tarlaları hemen birkaç yüz kilometre kuzeye alamazsınız; zira Kanada ve Rusya’nın uç kısımları gibi bölgelerde üretim toprak kalitesiyle sınırlı kalacaktır. Gezegenin optimal seviyede verimli toprak üretebilmesi yüzyıllar alıyor.

Kuraklık, ısıdan daha büyük bir mesele olabilir ve dünyanın tarıma en elverişli topraklarından bazıları bu nedenle bir anda çöle dönebilir. Bilindiği gibi, yağış miktarıyla ilgili modelleme yapmak güç. Yine de bu yüzyılın sonraki dönemlerine dair tahminler genellikle aynı çizgide: Günümüzde gıda üretimi yapılan her yerde, daha önce benzeri görülmemiş seviyede kuraklık yaşanacağı düşünülüyor. Emisyon oranlarında ciddi bir azalma olmadığı takdirde 2080’de Avrupa’nın güneyi, Amerika’daki toz fırtınaları döneminden de kötü bir seyir geçirerek, daimi şekilde aşırı kuraklık yaşıyor olacak. Irak, Suriye, pek çok Orta Doğu ülkesi, Çin’in tarım alanları ile birlikte, Avusturalya, Afrika ve Güney Amerika’nın yoğun nüfuslu bölgelerinden bazıları da benzer durumda olacak. Bugün dünyanın gıda ihtiyacının büyük kısmını sağlamakta olan bu bölgeler istikrarlı bir şekilde kaynak sağlama özelliklerini yitirecek. Geçmişte toz fırtınaları dönemini yaşamış Amerika’ya gelince: Amerika’nın ovaları ve güneybatı bölgeleri yalnızca 1930’lardan kötü olmakla kalmayacak; NASA tarafından 2015’te yapılan bir araştırmaya göre bu bölgelerde, (1100 ile 1300 yılları arasında yaşanan, “Sierra Nevada dağlarının doğusundaki tüm ırmakları kurutan” ve Anasazi uygarlığının sonunu getirmiş olduğu düşünülen felaketler de dahil olmak üzere) bin yıldır görülmüş kuraklıklardan daha beter bir durum yaşanacak.

Unutmayın ki şimdi de açlık sorunu olmayan bir dünyada yaşamıyoruz. Aksine: Çoğu tahmine göre dünyada toplam 800 milyon kişi yeterince beslenemiyor. Geçtiğimiz bahar mevsiminde Afrika ve Orta Doğu’da yaşanan kıtlık dört kat artarak daha önce görülmemiş seviyelere ulaştı. Birleşmiş Milletler de, bu yıl açlık nedeniyle Somali, Güney Sudan, Nijerya ve Yemen’de 20 milyon insanın hayatını kaybedebileceğine dair uyarılarda bulundu.

  –

David Wallace-Wells’in 9 Temmuz 2017 tarihinde nymag.com’da yayımlanmış yazısından çevrilmiştir.

 Yazının orijinal linki: http://nymag.com/daily/intelligencer/2017/07/climate-change-earth-too-hot-for-humans.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.