Yaşanamaz Dünya – 3. Bölüm

VII. Kalıcı Ekonomik Çöküş

Yüzde elli daha yoksul bir dünyada kapitalizm kasveti.

Soğuk Savaş’ın sonundan 2000’lerin ikinci yarısına, büyük ekonomik krizin başlangıcına uzanan döneme damgasını vuran küresel neoliberalizmin daimi söylemi, ekonomik kalkınmanın bizi her şeyden koruyacağıydı.

Oysa 2008’deki çöküşün hemen ardından, gitgide daha fazla sayıda tarihçi, “fosil kapitalizmi” diye adlandırılan konuyu çalışmaya koyuldu ve 18. yüzyılda adeta aniden başlamış olan hızlı ekonomik büyümenin ardındaki nedenin yenilikler, ticaret veya küresel kapitalizm dinamikleri değil, fosil yakıtlar ve onların ham gücünü keşfetmemiz olduğunu öne sürer hale geldi. Bu keşifle birlikte, daha önce kısıtlı olanaklarla süregiden yaşam sistemine yeni bir “değer” katılmıştı. Fosil yakıtlardan önce kimse ebeveyninden, büyükanne ve büyükbabasından veya 500 yıl önceki atalarından daha iyi bir hayat sürmüyordu. Bu durumun istinası, Kara Ölüm denilen büyük veba salgını olmuştu ve sağ kurtulabilen talihliler, toplu ölümlerden geriye kalmış kaynakları silip süpürmüşlerdi. Bahsettiğimiz tarihçiler, tüm fosil yakıtlar kullanıldıktan sonra “durgun” bir küresel ekonomiye dönebileceğimizi öne sürüyor. Fakat vaktiyle sisteme katılan değerin, uzun vadeli ve yıkıcı bir bedeli var elbette: iklim değişikliği.

Isınma ekonomisine dair en heyecan verici araştırma Hsiang ile meslektaşlarına ait. Fosil kapitalizmi tarihçisi olmayan bu kişiler, kendilerine has ve hayli kasvetli bir analiz sunuyor: Isıdaki her bir derecelik artış, GSYİH’nin ortalama yüzde 1,2’sine mal oluyor (tek basamaklı küçük sayılar seviyesindeki büyüme oranlarını “güçlü” bulduğumuz düşünülecek olursa, acayip bir rakam). Bu, alandaki en nitelikli çalışma ve medyan değere dair tahminlerine göre, yüzyıl sonuna dek, dünya çapında kişi başına düşen gelirde (tarım, suç, fırtınalar, enerji, ölüm oranları ve işgücündeki değişikliklerden ötürü) yüzde 23’lük bir kayıp olacak.

Olasılık eğrisini izlemek daha da ürkütücü: İklim değişikliğinin 2100 yılına kadar küresel üretimi yüzde 50’nin üzerinde bir oranda azaltma olasılığının yüzde 12 olduğu söyleniyor ve emisyonlarda düşüş olmadığı takdirde o döneme dek GSYİH’nin yüzde 20’den fazla azaltma olasılığı ise yüzde 51. 2008 krizi, bir seferlik bir şok yaratmış ve küresel GSYİH’de yüzde 6’lık bir düşüşe yol açmıştı. Hsiang ve çalışma arkadaşlarının tahminlerine göre ise yüzyıl sonunda daimi, geri dönüşsüz ve sekiz kat daha kötü bir etki yaşanma olasılığı sekizde bir.

Ekonomik yıkımın çapını idrak etmek güç; ancak bugün ekonomi yarı yarıya küçülse, yarı oranda değer üretilse ve dünyadaki çalışanlara getirisi yarıya inse dünyanın ne hal alacağını düşünerek başlayabilirsiniz. Geçen ay sıcaktan kavrulan Phoenix’te uçuşların durdurulması acıklı derecede küçük bir önlemdi sanki. Bu ve benzeri örnekler, devletin, emisyonları azaltmaya yönelik adımlar atmayı ertelemesinin ve problemin çözümü için yalnızca kalkınma ve teknolojiye güvenilmesinin ne denli absürd bir hesap olduğunu açığa seriyor.

New York ve Londra arasında uçakla her gidiş gelişin Kuzey Kutbu’nda üç metrekare daha buza mal olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

VIII. Okyanusların Zehirlenmesi

İskelet sahilinde sülfit kabarcıkları.

Denizlerin ölümcül bir hal alacağı belli. Emisyonlarda radikal bir azalma olmadığı takdirde deniz seviyesinde en az 1,2 metre yükselme yaşanacak ve bu rakam yüzyıl sonunda 3 metreyi bulacak muhtemelen. Dünyanın başlıca kentlerinin üçte biri kıyılarda yer alıyor. Bu bölgelerde fabrikalar, limanlar, donanma üsleri, tarım alanları, balık yatakları, ırmak deltaları, bataklıklar ve pirinç tarlaları da var elbette. Sular o denli yükselirse, 3 metrenin üzerindeki alanlar bile çok daha kolayca ve sürekli sel altında kalacak. Günümüzde, deniz seviyesinden 10 metre yüksekliğe kadarki aralıkta en az 600 milyon kişi yaşıyor.

Oysa yaşam alanlarının sular altında kalması yalnızca başlangıç. Bugün, dünyadaki karbonun üçte biri okyanuslara doluyor. Neyse ki demeliyiz, çünkü aksi takdirde daha şimdiden çok fazla ısınma yaşardık. Ancak sonuçta “okyanusun asitleşmesi” denilen durum meydana geliyor ve sadece bu bile yüzyılımızdaki ısınmayı yarım derece daha artırabilir. Gezegenin su havzaları şimdiden kavruluyor. Bilirsiniz ki yaşamın filizlenmiş olduğunu yerlerdir onlar. “Mercanların beyazlaşması”nı (yani mercanların ölümünü) duymuşsunuzdur muhtemelen. Bu da çok kötü bir haber; zira resifler denizdeki yaşamın neredeyse dörtte birinin desteğidir ve yarım milyar insana da besin sağlar. Okyanusların asitleşmesi balık topluluklarının kavrulmasına da neden olacak. Bilim insanları bunun okyanustan çıkarıp yediğimiz şeyler üzerindeki etkisine dair net tahminlerde bulunamıyorlar, ancak asitli sularda istiridye ve midyelerin kabuklarını geliştirmeye gayret edeceğini ve geçtiğimiz kuşakta okyanusun pH değerinde yaşanan düşüşün insan kanının pH değerinde de görülmesinin felç, koma ve ani ölümlere neden olacağını biliyorlar.

Okyanusların asitleşmesinin etkileri bununla sınırlı değil. Karbon emilimi bir döngü yaratabilir. Yeterince oksijen içermeyen suların yarattığı, farklı türdeki mikroplar suyu daha da oksijensiz bir hale sokarak, okyanusların derinliklerinde “ölü alanlar” yaratabilir ve bunlar zamanla yüzeye ilerleyebilir. Böyle alanlarda küçük balıklar nefes alamaz ve soyları tükenir. Böylece, oksijeni tüketen bakteriler palazlanır ve döngü ikiye katlanarak süregider. Ölü alanların kanser gibi büyüyerek sudaki yaşamı baskıladığı ve balık yataklarını yok ettiği bu süreç Meksika Körfezi’nin bazı kısımlarında da, sularında (“İskelet Sahili” denilen bölgenin yaklaşık 1600 km açıklarında) hidrojen sülfit kabarcıkları görülen Namibya’da da şimdiden hayli ilerlemiş durumda. “İskelet Sahili” ismi aslen balina avcılığı döneminin meydana getirdiği yıkıma işaret ediyor olsa da, hiçbir zaman günümüzdeki kadar anlamlı olmamıştır herhalde. Hidrojen sülfit öylesine zehirli ki evrim sürecinde onun en ufak ve zararsız izlerini bile tespit edebilir hale gelmişiz. Burunlarımız gazı algılamakta bu nedenle bunca maharetli. Hidrojen sülfit, tüm döngülerin tetiklenmesi ve ısınan okyanus içindeki hızlı akıntıların durmasıyla birlikte dünyadaki yaşamın yüzde 97’sinin son bulmasının da sorumlusuydu. Gezegenin doğal soykırım için tercih ettiği gaz o. Okyanuslardaki ölü alanlar zamanla yayıldı ve yüz milyonlarca yıl boyunca sulara egemen olmuş deniz canlıları öldü. Durgun sulardan atmosfere yayılan gazlar da karadaki her şeyi zehirledi. Bitkiler de bundan kurtulamamıştı. Sonrasında okyanusların iyileşmesi milyonlarca yıl almıştı.

David Wallace-Wells’in 9 Temmuz 2017 tarihinde nymag.com’da yayımlanmış yazısından çevrilmiştir.

 Yazının orijinal linki: http://nymag.com/daily/intelligencer/2017/07/climate-change-earth-too-hot-for-humans.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.