Tık Tuzaklı Thanatos: Mahremiyet-Sonrası Çağda Şiir Üzerine

Anne Boyer’in reallifemag.com’da 11 Ocak 2017’de yayımlanan yazısından çevrilmiştir.

Bizi izleyen, hepimizi kendimizden daha iyi tanıyor. İzleyenin bildiklerine dair hepimizin bildiği şey ise pek ilginç gözükmediğimiz. Toplu bir güvenlik açığı tarzı bir şey olsa ve tüm insanlığı bir veri yığını halinde görebilsek, kötülüklerle kesilip duran upuzun bir perişanlık listesi çıkar karşımıza.

Teknolojik bakış türümüzün sınırlarını tayin ediyor: en iyi ihtimal kırılgan, en kötüsü zalim, en kestirebiliri ise paraya tabi oluşumuz. Kedilere gösterilen ilgiyi saptıyor ve haber akışına eziyet edilmiş kedi yavrularıyla ilgili manşetler serpiştiriyor.

İnsan kötülüğü hikaye iştahını kabartıyor, ama aslı çıkmıyor. Uyum numaralarıyla, anında tweet’lenen vazgeçiş içinde geçen yaşamlar, cazip korkunçluklar kılığındaki acayip bilgi düzenlerinin yarattığı korkunç hisler. Hiçbir şey bize ait değil, kendimiz bile; vaktiyle “biz” sanılanlardan geriye pek bir şey kalmamış. Kötü kötü yavanlıklar yutturulup tek besin bu denildikçe, bunca insanın, gözünü korkuyla kıyamete dikmesine ve son geliyor ya da halihazırda yaşanıyor diye düşünmesine şaşmamalı. İklim bilimi ya da seçim faciası nihai sonu garantilemiyor, sonlardan bir tanesine işaret ediyor yalnızca. Aldanıp kendimizin sanacağımız şekilde bize hazırlanmış dünyadan kaçabilme umudu içindeki bizlerin tercihi ise nihai olandan yana.

Kendi kendine süpüren Roomba’lar, twitter-bot’lar, sürücüsüz araçlar: başka herkesin soyunu tüketecek otomasyon fikirleri. Tekno-kapitalistler çalışma hayatımızın sonunu kurgulayarak bize duydukları ihtiyacın sona erişini tasavvur ediyorlar, ne de olsa biz de kendi sonumuzu tasavvur edebiliyoruz. Uçan bir oyuncak robot, havada süzülen bir mikro istek; çoğumuzun, en azından “biz” halindeki, varlığına gerek bile olmadığına dair, bizim aslında imparatorluk içindeki kanatlı göz olmamıza dair.

İnsanın soyunun tükenmesinin bir versiyonu: ebediyen birbirini “retweet” eden botlar; bir diğeri ise: otomatik çağrılar durmaksızın lüks tatil ödülleri tanıtımı yaparken kredi kartı şirketlerinin birleşik faizle sonsuza yelkene açması. Chuck-E-Cheese’deki animatronik müzik grubu analar için tek tek ağıt yakıyor. Fitbit egzersiz uygulamaları çürümekte olan her cesedin metabolizmasını ölçüp biçiyor. Türümüz tüm geleceğiyle birlikte yok olup gidecek, hiçbirimiz kalmayacağız, geride bu viral trajik dünya olacak yalnız, kendimize baka baka izlenecek yanı kalmadığına hükmettiğimiz dünya.

Kapitalizm insanlarının aklına, yanımıza dünyayı da alarak yok olacağımıza veya yok olmamız gerektiğine dair sorular düşüyor olsa da birçoğumuz, en azından bir şekilde, yaşamak da istiyor.

Günlerimizi arama motorlarını kurcalayarak geçiriyoruz, onlar da sonra bizi arıyorlar. Talimat bakınıyor, korku ve titreme içinde tık tuzaklarına düşüyor ve ağır sanayi fabrikalarının yıkıntılarında fiğ bitkilerinin yayılmasına ya da atık sahalarının sıçan ve serçelerle dolmasına meydan veren güç her neyse onunla ilerliyoruz.

Bir zamanlar bir arayış mekanizması olmuş olan şiir, Trump devrindeki diğer tüm bilgiler gibi, ağırlıksız ve aranır halde bol bol mevcut. Şiir her zamanki gibi, gözde kafa karışıklarıyla deneyler yapıyor, devrinin popüler ikame fantezileriyle şahlanıyor ve kendilik ifadelerini yücelikle karıştırıyor. Ama dünyayı bulanık, buhranlı ve unutulabilir kılmak konusunda rakipleri sonsuz.

Şiir bir zamanlar bir hatırlama yapısı ve eğitici bir araç olarak toplumsal bir işleve sahipti. Ahengi belleğe yardımcı oluyordu ve düşüncenin bir şekilde filizlenmesi için bellek gerekiyordu. Bu bellek kullanımı matbaayla birlikte azaldı, ekranlarla birlikte ise ayaklar altına alındı. Sanayileşmenin bellekte ve insanın bellekle olan ilişkisinde yarattığı değişimler şiirin biçimine de yansıdı; 20. yüzyılda, sosyal algı gibi şiirin de başından pek çok yeni düzen geçti. Zihinlerimiz önce kağıda dökülüp dışsallaştırıldı, sonra da Silikon Vadisi’nin güvenlik mavisi imparatorluğuna senetler imzalandı. Düşünce gibi şiir de belleksizleşti ve parçalar, parataksis ve lime lime karmaşıklıktan mürekkep yeni şiir, bellekle bir alakası kaldıysa da, ona dair tek bir şey söylüyor gibi oldu hep: “Beni hatırlamayın.”

Nihayetinde geldiği noktada şiir, anıtsal değil belleksiz bir yapı. 2000’lerde şiir unutuşa, kuralsızlığa ve hafıza ötesine olanak veren bir bünye gibi gözükür oldu. Bellek depoları kapandı. Hesap defterleri imaj kataloglarına dönüştü. Her bir dizenin uçuculuğunda, yüksek ile alçağın içiçeliğinde, dokunaklı ile yavanın çarpışmasında, “Fazla bilgi” ve “Vay canına” kısaltmaları arasında, kendini feshetme, itibarsızlaştırma, imha etme arzusu yazılıydı — herkesin Facebook akışından farksızdı.

Şiiri değiştiren yalnızca belleğin değişmesi değil: Gelecek nesiller de silinip gitti. Bir zamanlar şairler Sappho’nun vaat ettiği gibi en azından birileri kendilerini hatırlayacak diye toplumun tuhaf aşağılamalarına katlanmaya talip oluyorlardı. Zaman, şairlerin yabancılaşmasını zamanda süregitme olanağıyla takdis etmişti ve kimi şairlerin zamanda süregitmesi de türümüze zamansal yenilik olanakları bahşediyordu.

Gelecek nesiller süzgecinden geçmek olmayınca, mahremiyet sonrasının şairi de herkes gibi unutulmaya yatkın. Şayet şiir benliğin kendi kendisine kastetmiş bir teşhiri ise çağdaş tüm kişisel ifadeler de öyle artık: videolar, dövmeler, TFW’li duygu ifadeleri. Gelecekten yoksun şiir, her daim biz olduğunu iddia eden bilgiyi taklit ediyor usul usul. Bilgi de onu aynı şekilde yiyip yutuyor sonra.

2011’in ilk gününde bir Google belgesi oluşturmuş sonra da yıllarca bir kenara atmıştım. “Mahremiyet-sonrası çağda şiir” diye başlıyordu ve son cümleden başka şey yoktu içinde: “yeni formlar, yapayalnız.” O zamanlar mahremiyet-sonrası üzerine düşünüyordum çünkü 2010’da Wikileaks, eleştirinin sınırlarına dair deneylerine başlamıştı ve pek çok kişi, ifşa etme mantığına inanıyordu hâlâ. Işıklar açıldığında insanlığın kargaşadan kurtulacağı düşünülüyordu. Oysa kargaşa süregidiyor, ışıklar daha parlak sadece.

Veriler edinmek, yanıltıcı derecede eksik bir aydınlanma. Çoğu zaman karanlıktan beter bir ışık. Bitkilerin büyümesini sağlamakla birlikte güneşe hiç benzemeyen, üstelik migren yapan floresan tüpler gibi aynı. Karmakarışık dünyada bilginin aydınlığı içinde yüzüyoruz sanılıyor oysa o, verilerden ibaret, sakıncalı bir floresan ışığı sadece.

Bana Romalı Lukretius’un 1. yüzyılda yazdığı atomcu epik De Rerum Natura’yı hatırlatıyor. Bilimin gideceği noktaları önceden haber veren bu yapıt, heksametre vezniyle kaleme alınmış yaklaşık 7000 dizenin ardından, herkesin vebadan öldüğü, pislik dolu bir sahneyle son bulur. Son sahnede, ölenler, ölü yakmak için hazırlanmış ateşte birbirleriyle kıyasıya dövüşmektedir.

Bence bu, insanın, taşıdığı yapılara düşkünlüğüne dair çok şey söylüyor. Her şey bittiğinde ve ölüm üstüne ölümden başka bir şey getirmese bile birbirimizle sonuna dek savaşacağız.

Veba De Rerum Natura’nın sonuydu, Lukreitus’un değil. Hepimiz gibi Lukreitus’un da vadesi doldu bir gün, ama ömrü tükense de şiiri yaşamayı sürdürdü. Roma yıkıldı, ama dünyaya bir şey olmadı, yerinden oynamadı bile. Bugün de tüm insansız hava araçları yere çakılabilir veya toplaşıp güneşi kapatabilir ve bu, zamanın veya evrenin ortadan kalkması demek olmaz. Dünyamızın verilerle sınırlanması, ölülerin dövüştüğü o ateş gibi süregidiyor şimdilik (bizim kendini unutan şarkımız bile olabilir bu), ama Lukretius’un yapıtında da olduğu gibi, hem her şey süregider, hem hiçbir şey sonsuza dek sürmez.

Lukretius basmakalıp sözlere dalmaya kalkışmadan şiirini bir anda sonlandırmış gibidir. Ama ben o değilim, çünkü küçük anahtar sözcüklerim beni bilir: etiketlendi, konum bilgisi alındı, hiciv saptandı, kimlik tanımlama tamamlandı.

Korku ve hiddetimizi artıran algoritmalar yatışacak ve yerini yeni bir gürültüye bırakacak. Dünyanın sonunun bile sonu gelecek. Tarihin meleği, elektronik sigara içen ve gözyaşı aromalı dumanla göğe “ALTIN ALINIR” yazan bir insansız hava aracı olabilirdi – ama değildir muhtemelen.

Anne Boyer, şair ve deneme yazarı. Yeni kitabı Garments Against Women. Kansas City’de yaşıyor.

Çevirmen: Gülin Ekinci

Yazının orijinal linki: http://reallifemag.com/clickbait-thanatos/

Görsel: Diego Delso [CC BY-SA 4.0 (http://creativecommons.org/licenses/by-sa/4.0)], via Wikimedia Commons

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.