DAİMA ŞİMDİDE OLMAK: Geçmişini Hatırlayamayan ve Geleceğini Hayal Edemeyen Bir Kadının İlginç Hikayesi – 1. Bölüm

Erika Hayasaki’nin 2016/04’te The Wired’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir. 

 

Kendi çapında konforlu bir hayat süren pek çok Amerikalı çift gibi Susie McKinnon ve eşi Eric Green de orta yaş dönemlerinde gemi seyahatlerine çıkmaya başlamış. Washington’ın sakin bir banliyösü olan Olympia’daki evleri bu gezilerde aldıkları hatıra nesneleri ve süslerle dolu. Banyolarında, üzerinde “Cayman Adaları” yazan bir plastik kertenkele var, antrede ise Curaçao’dan aldıkları, muşambadan yapılmış bir kolaj asılı. Havanın kapalı olduğu bir yaz günü onlara konuk oluyorum, salonlarında rahatça oturuyoruz. Green’in üzerinde, “Bermuda Adaları” nakışıyla süslenmiş, parlak renkli bir gömlek var. Geçmiş yıllara ve Jamaika, Aruba, Cozumel ve Mazatlán seyahatlerine dair anılar anlatarak beni ağırlarken, hayatları rayında giden ve emekliliğe hazırlanan bir yetişkin çift tablosu çiziyorlar.

Oysa epey değişik bir durumları var.

Sohbetimiz sırasında McKinnon aklında o gezilere dair hiçbir anı olmadığını belirtiyor. Kertenkeleyi aldıkları ya da muşamba kolajı buldukları anlara dair hiçbir şey hatırlamıyor. Gittiği hiçbir tatili anımsamıyor. Green’le evliliklerinden ya da öncesindeki hayatından bir an bile yok aklında.

Klasik bir demans hikayesi okuyacağınızı ve eşlerden birinin hafızasının silikleşmesini, ilişkinin dağılıp karşılıksız aşka dönüşmesini ve benliğin yitirilişini anlatacağımı düşünüyorsanız peşin peşin söyleyeyim: McKinnon’ın yitirdiği bir şey yok. Kendisi deneyimlerini hiçbir zaman hatırlayamamış.

Bilim insanları Susie McKinnon gibi kişiler olabileceğini on yıllardır düşünüyorlardı. Bir yerlerde bu şekilde yaşayan, markette kasa kuyruğunda görseniz anlamayacağınız oysa bizlerden temel bir farkı olan böyle biri olabileceğine kanaat getirmişlerdi. Vardı da gerçekten, 2006’da buldular onu (daha doğrusu McKinnon onları buldu).

McKinnon, ağır otobiyografik bellek bozukluğu tanısı alan ilk kişi. Yaşamı hakkında pek çok şey biliyor, fakat bunların hiçbirini zihninde yeniden canlandıramıyor; geçmişindeki bir haftasonunu bizler gibi gözünün önüne getiremiyor mesela. Epizodik belleği yok, yani kendi gözünden kaydedilmiş film sahnelerini andıran anı ve izlenimler bulunmuyor zihninde. Başka bir metaforla anlatayım: Belleği, sürekli sayfalarını karıştırdığınız favori kitabınız farz edin. Düşünün ki “içindekiler” sayfası veya Vikipedi başlığı dışında bir kısmına erişemiyorsunuz.

McKinnon çocukluğuyla ilgili olarak, “Başımdan neler geçtiğine dair parça parça şeyler biliyorum,” diyor. Fakat hiçbiri gözünün önüne getirebildiği, şahsen hissedebildiği şeyler değil. “Daha kısa veya daha ufakken bir şeylere uzanmak nasıldı hiçbir fikrim yok. Çocukluğuma dair herhangi bir sahne veya izlenim yok.” O deneyimlerin nasıl yaşanmış olabileceğine dair tahminler yürütüyor genellikle: Cayman Adaları’nda hava sıcaktır diye düşünüyor. Green’le birlikte orada bol bol yürümüşlerdir muhtemelen. “2000 ile 2010 arasında bir zamandı herhalde,” diye bir tahminde bulunuyor.

McKinnon’ın yaşama biçimi insanın özüne dair varsayımlarımızı epey bulandırıyor. Felsefeci John Locke insanın kimliğini oluşturan şeyin, McKinnon’da bulunmayan türden bir hafıza olduğunu hararetle öne sürmüştü. Bu tür anılar olmadan hayatın nasıl geçeceğini hayal etmek bile güç; düşünmeye kalktığımızda felaket gibi geliyor. Geçen yıl ses getiren Pixar filmi Ters Yüz, ana karakterin, temel hatıralarını unutması ve “kişilik adaları”nı kaybetmesi fikrinden yola çıkıyordu.

McKinnon’ın hatırlayabildiği özel bir anısı yok. Oysa bir kişiliği var besbelli. Muhafazakar babasının itirazlarına rağmen siyah bir adamla evlenmiş liberal bir beyaz o. Zamanla dinin kendisine göre olmadığına kanaat getirmiş eski bir Katolik. Çekingen ve duyarlı biri. Sezgileri güçlü, meraklı ve eğlenceli bir kadın. Bir işi var, Washington eyaletine bağlı çalışan bir emeklilik uzmanı kendisi. Hobileri, değerleri, inançları, görüşleri ve arkadaşları var. Kişiliğini şekillendiren yaşantıları hatırlamasa da kim olduğunu gayet iyi biliyor. Şöyle bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz o halde: İnsanın özü addedilenlerin ne kadarı gözden çıkarılabilir?

Müzik, anıları canlandırma konusunda hayli etkilidir. McKinnon’ın eşi, Temptations ve Miracles gibi Motown gruplarının bu konuda özellikle işe yaradığını söylüyor. Şarkılar onu, gençliğindeki Chicago’ya, çeyrek dolar karşılığı birilerinin bodrumuna indiği ve müzik dinleyerek kız arkadaşıyla oynaştığı haftasonlarına götürüyor. Çeyreklik eğlenceler deniyormuş buna. Motown dinlerken, Cumartesi akşamları kuzenleriyle Regal’e gidip üç dolara Marvin Gaye gibi isimleri izledikleri zamanları da hatırlıyor. Ortam hep çok kalabalık ve sıcak olurmuş ve bayat patlamış mısır kokarmış. Erkekler 10 dolarlık Ban-Lon gömlekleri, kadınlar ise bileklerine kadar uzanan elbiseler giyermiş. Çoğunun saçları şekilliymiş, Green ise daha yeni yeni afro saç yapıyormuş.

Adam bu sahneleri anlatırken gülümsüyor, onlarca yıl önceki halleri gözlerinin önünden geçiyor. Bunlar Illinois’de, ikisinin de çalıştıkları hastanede McKinnon’la tanışmadan önceymiş. Batı’ya taşınmaları ve gemi gezilerine çıkmaları çok sonra olmuş. Green, ilk tanıştıkları güne dair olarak, “Çok dost canlısıydı, çok da seksiydi,” diyor. Bu zihinsel yolculuklar McKinnon’a doğaüstü bir olay gibi geliyor. “İnanması güç benim açımdan,” diyor.

Böyle yapabilmemiz, yani yaşadıklarımızı kendi gözümüzden anlatabilmemiz psikologların otonoetik bilinç dediği şeyin bir parçası. Bu yeti geçmiş deneyimleri zihnimizde yeniden canlandırabilme olanağı veriyor bize.

Bellek üzerine çalışan araştırmacılar yalnızca bir tür uzun dönemli bellek olduğunu düşünüyorlardı önceleri. Ancak 1972’de Kanadalı psikolog ve bilişsel nörobilimci Endel Tulving uzun dönemli belleğin birden fazla biçimi olduğunu öne sürdü. Semantik bellek de bunlardan biridir ve mesela “otonoetik” sözcüğünün nasıl okunduğunu akılda tutmamızı sağlar. Bu sayede yıllar sonra da sözcüğün nasıl telaffuz edildiğini hatırlayabilirsiniz, fakat onu ilk kez WIRED dergisinde mi okuduğunuz ya da ne anlama geldiği aklınızda kalmayabilir.

Tulving, zaman ve duyu verilerini kendiliğinden ve sinematik bir şekilde bir araya getiren uzun dönemli belleğin (epizodik bellek) oluşumu bakımından otonoetik bilincin kritik olduğuna dikkat çekmişti. “Otonoetik” sözcüğünü nerede ve ne zaman öğrendiğimizi hatırlamamızı mümkün kılan şey ise epizodik bellekti.

McKinnon da Green gibi müziğe düşkün. Katıldığı bir koro bile var. Sağlam durumdaki semantik belleği sayesinde söz, melodi ve armoniyi aklında tutabiliyor. Aynı şekilde, üç ay önce eski bir İngiliz folk şarkısını sahnede tek başına yorumladığını söyleyebiliyor. Fakat o günü kendisi değil Green anlatabiliyor yalnızca: Adam, kadının sahneye çıkışını ve piyanonun önündeki yerini alışını tasvir ediyor ve eşinin performansı karşısında gözleri yaşaracak denli duygulandığını söylüyor. McKinnon ise kendisinin rahatlık ile korku arasında gidip gelmiş olabileceğini düşünüyor, fakat gerçekte neler yaşandığına dair en ufak fikri yok.

Ama bir ses kaydı var ve birlikte dinlemeye karar veriyoruz. McKinnon salondaki CD çaların yanına gidiyor, CD’yi takıyor, çalma tuşuna basıyor ve “Hazır mısınız?” diyor gergin bir şekilde. Sonra kendi içine çekiliyor ve koltuklar, yemek takımı ve mutfak tezgahı arasında volta atıyor.

Salon başka bir zamana ait bir alto sesle doluyor. Şarkıda “Sular engin,” diyor, “Geçemiyorum.” McKinnon dinlediği sesin titrediğini fark ediyor ve şaşkınlıkla kıkırdıyor bir ara. Bu performansa ilk kez tanık oluyor sanki.

Hafızasının diğer insanlara benzemediğini 1977’de, tıp eğitimi alan bir arkadaşının okul projesindeki bellek testine katılınca fark etmiş. Testte arkadaşı ona çocukluğuyla ilgili temel sorular sorduğunda McKinnon, “Niye soruyorsun ki bunları? Böyle şeyleri kimse hatırlamaz!” diye yanıt vermiş. Başkalarının ayrıntılarla dolu anıları olduğunu biliyormuş, fakat onların da kendisi gibi olduğunu, abarttığını veya uydurduğunu sanıyormuş hep.

Testteki yanıtlardan epey huzursuz olan arkadaşı kadına bir uzmana görünmesini tavsiye etmiş. McKinnon bu konuyu neredeyse otuz yıl boyunca bir kenara attıktan sonra 2004’te, epizodik ve semantik bellekler arasındaki farkı ilk kez dile getirmiş araştırmacı Endel Tulving hakkında bir yazıya rastlamış.

McKinnon, Tulving’in, Toronto Üniversitesi’nde amnezi hastası K.C. üzerine yaptığı incelemeleri okumuş. 30 yaşında geçirdiği motosiklet kazası nedeniyle, epizodik belleğini etkileyen bir beyin hasarı bulunan K.C. bir iki an öncesi dışında ömrünün hiçbir kısmını hatırlayamıyordu. Oysa matematik veya tarih gibi, kazadan önce öğrenmiş olduğu temel bilgiler hâlâ aklındaydı. Yapılan deneylerde de eğitimler almıştı ve bu süreçte öğrendiği bilgileri hatırlıyor, fakat dersleri ya da laboratuvarı anımsayamıyordu. Bu vaka Tulving’in bellek teorilerini önemli derecede etkilemişti.

McKinnon gibi, amnezi hastalarında da epizodik anılar bulunmaz fakat semantik bellek işlemektedir. Ancak bu vakalardaki bellek yitimi beyin travması, gelişimsel bozukluklar veya dejeneratif koşullar sonucu meydana gelmiştir. Ayrıca hastaların gündelik işleyişleri de zarar görür genellikle, bu kişiler normal bir yaşam süremez olurlar. Tulving’in incelemelerini okuyan McKinnon bu vakaların, beyin lezyonları, yaralanmalar ve işleyişi zayıflatan yan etkiler dışında kendisine benzediğini fark etmişti. Kendi beyni ve hayatı ise bildiği kadarıyla sağlıklı ve normaldi.

Tulving’in iddialarından biri özellikle ilgisini çekmişti. Psikologla ilgili bir özette şöyle yazıyordu: “Zekası ve sağlığı tamamen yerinde bazı kişiler de kişisel deneyimlerini hatırlayamıyor olabilir. Bu kişilerin epizodik belleği yoktur, bilir fakat hatırlayamazlar. Böyle kişilere henüz rastlanmamış olsa da Tulving kendileriyle yakında karşılaşılacağını tahmin ediyor.”

McKinnon, Tulving’i fazla ünlü bulduğundan onunla temasa geçmeye çekinmiş. Onun yerine, Toronto’da bulunan Rotman Araştırma Enstitüsü’ndeki kıdemli araştırmacılardan Brian Levine’a gitmeye karar vermiş. Tulving’le de yakın işbirlikleri olmuş bu ismin epizodik ve otobiyografik bellek konusunda uzmanlaşmış olması dikkatini çekmiş.

McKinnon 25 Ağustos 2006’da Levine’a, Tulving’in, epizodik belleği olmayan sağlıklı insanlara dair görüşlerini aktararak: “Bahsettiği kişilerden biri olabilirim,” diyen bir e-posta göndermiş.

“52 yaşındayım, fevkalade istikrarlı ve doyurucu bir yaşamım ve gayet iyi bir mizah anlayışım var. Sizinle temasa geçmek benim için büyük (ve doğrusu ürkütücü) bir adım … Bana herhangi bir şekilde bir yol gösterebilirseniz çok sevinirim.

Levine, “Pek çok kişiden birçok konuda e-posta gelir sürekli. Fakat Susie’nin yazdıklarını merak ettim,” diyor. Bunun üzerine McKinnon’ı Toronto’daki laboratuvarına davet etmiş. Önce, araştırmacı Daniela Palombo ile birlikte, McKinnon’da epizodik anı bulunmamasının fizyolojik veya psikolojik bir nedeni olup olmadığına bakmışlar. Nörolojik bir rahatsızlık, travma ya da doğumdaki oksijen yetersizliğine bağlı bir beyin hasarı var mı diye incelemiş ve hiçbir şey bulamamışlar.

Ardından Levine, epizodik anıları olmadığına dair beyanını incelemek üzere McKinnon’ı otobiyografik görüşme denilen bir süreçten geçirmiş. Laboratuvar ekibi önce kadının eşi Green, bir yakın arkadaşı, erkek kardeşi ve annesiyle görüşerek her birine McKinnon’ı anlattırmış, sonra da bu anlatılanları kadına sormuşlar.

Levine ve çalışma arkadaşları McKinnon’a, arkadaş ve akrabalarının anlattığı (lisedeyken Neşeli Günler’de oynaması gibi) olaylarla ilgili olarak, “Oradan hatırladığınız bir nesne var mı?” gibi ayrıntı soruları sorduklarında bile kadının aklına hiçbir şey gelmemiş. Dolayısıyla görüşme süreci, McKinnon’ın belirli bir epizodik anısı olmadığını teyit etmiş.

Kısa süre sonra Levine, epizodik anıları bulunmayan iki sağlıklı bireyle daha karşılaşmış…

 

Yazının devamı haftaya.

Yazının orijinal linki: https://www.wired.com/2016/04/susie-mckinnon-autobiographical-memory-sdam/

Çevirmen: Gülin Ekinci

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.