DAİMA ŞİMDİDE OLMAK: Geçmişini Hatırlayamayan ve Geleceğini Hayal Edemeyen Bir Kadının İlginç Hikayesi – 2. Bölüm

Erika Hayasaki’nin 2016/04’te The Wired’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir. 

 

Kısa süre sonra Levine, epizodik anıları bulunmayan iki sağlıklı bireyle daha karşılaşmış. Her ikisi de işlerinde başarılı, orta yaşlı adamlarmış; biri doktora derecesine sahipmiş, diğerinin ise uzun süreli bir ilişkisi varmış. Levine bu iki adamı da aynı testlerden geçirmiş. Sonra üç hastasını da emar cihazına sokmuş. Zihnin benliği algılaması, farklı anları canlandırabilme yetisi ve epizodik anı oluşturma kapasitesi bakımından kritik beyin bölgelerindeki aktivite her üçünde de düşük çıkmış.

Levine, Nisan 2015 tarihli Neuropsychologia’da McKinnon ve diğer iki denekle ilgili bir yazı yayımladı. O zamandan beri yüzlerce insan kendilerinde otobiyografik bellek bozukluğu bulunduğu iddiasıyla Levine’in ekibiyle iletişim geçmiş. Araştırmacı, her birinin bir dizi testten geçmesi gerektiğini ve içlerinden yalnızca bir düzinesine öyle bir tanı konulabileceğini söylüyor. Fakat tepkiler McKinnon ve diğer iki deneğe ilişkin bulguların istisna olmadığını düşündürüyor. Levine, “Çok büyük sorular doğuruyor,” diyor. “Hatırlamanın bizim için işlevi tam olarak nedir?” Türümüzün bazı üyeleri epizodik bellek olmadan da gayet iyi idare edebiliyorlarsa evrimimizde böyle bir özellik neden muhafaza edildi? Ve daha ne kadar süre mevcut olabilir?”

McKinnon ile biraz vakit geçirdikçe onun yalnızca farklı değil şanslı da olduğu hissine kapılıyor insan gitgide. Herhangi birinin aklına kazınacak anlar onda herhangi bir iz bırakmıyor. Mesela 1986’da, Arizona’da yaşadıkları dönemde, bir grup beyaz adam balık tutarken Green’e saldırmış. Adam eve döndüğünde başı sargılar içindeymiş. “Eşim gidip buz getirdi ve ağlamaya başladı,” diye anlatıyor Green. Adam da ağlamaya başlamış. Dehşet içindelermiş.

McKinnon olayı ana hatlarıyla biliyordu fakat tüm ayrıntılar ve acı dolu çağrışımlar Green’in aklındaydı. McKinnon’da bir travma tetiklenmiyor, onunla ilişkili korkular uyanmıyordu. “Üzüntü veya korku hissetmiş olduğumu kafamda canlandırabiliyorum, ama hiç hatırlamıyorum,” diyor. “Kendimi orada düşünüyorum. Nasıl olurdu diye hayal ediyorum sadece.”

McKinnon tartışmaları da hemen unutuyor. Esprili bir şekilde, bunca yıldır Green’le bu sayede birlikte kalmış olabileceklerini söylüyor. Kin tutamıyor. Pişmanlık duygusunu tanımıyor ve yaşlanmaya bağlı gerilemeleri fark etmiyor. 1972 tarihli okul yıllığındaki bir resminde, kısacık saçlar ve narin bir yüze sahip, minyon bir esmer (Fotoğrafa bakarken, “Gencecik bir şaşkın,” diyor). Resimdekinin kendisi olduğunu biliyor, fakat fotoğrafı görmediği takdirde aklında şimdiki hali var yalnızca, yani geniş omuzlu, kırışık pembe suratlı ve kısa, kır saçlı, 60 yaşında, hoş bir kadın o hep. Hatıralar arasında gezinmenin, eski günlere özlem duymanın, geçmişte yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor.

On yılı aşkın bir süre önce, McKinnon’ın tam tersi sayılabilecek bir vaka olan Jill Price, UC Irvine’daki bilim insanlarının dikkatini çekmişti. Araştırmacılar bu kadına hipertimestik sendrom, yani üstün otobiyografik bellek tanısı koymuşlardı. Price, rastladığı neredeyse her şeyi inanılmaz ayrıntılı hatırlayabiliyordu: anılarında anlattığına göre,18 Temmuz 1984 sakin bir Çarşamba günüymüş ve Price, Helter Skelter isimli kitabı alıp bir kez daha okumuş. 28 Şubat Pazartesi, 1983’te M*A*S*H’in son bölümü yayınlanmış ve yağmur varmış. Ertesi gün Price arabada kullanırken silecekler durmuş.

Medyanın pek ilgisini çekmeyen McKinnon’ın aksine Price bir anda olay olmuştu. Diane Sawyer onu aynı gün içinde iki kez canlı yayına çıkarmıştı. Price’ın hatırlama gücü fevkalade cazip ve insanüstü gözüküyordu neticede.

Fakat UC Irvine’daki araştırmacıların (ve WIRED’daki bir yazının) belirttiğine göre Price’ın muazzam bir hatırlama becerisi yoktu sadece, küçükken “travmatik” bir şekilde Los Angeles’a taşınmasıyla başlamış bir kaydetme saplantısı da vardı. 40’larındaki bu kadın hâlâ ebeveynleriyle yaşıyordu. Her gün başına gelen her şeyi sayfalarca yazarak hafızasını pekiştiriyordu.

Dolayısıyla şöyle diyebiliriz: Kültürümüzün, olağandışı bir belleğe sahip kişilerden hangisine imrenmeyi tercih edeceği pek belli olmuyor.

McKinnon’ın, durumunu teknolojiyle telafi edebileceğini düşünebilirsiniz. Neticede yazılım firmalarının, onda bulunmayan becerileri yerine getirebilecek ürünler çıkardığı bir devirde yaşıyor. Facebook, bir otobiyografik bellek protezi sayılamaz mı? Google Photos puslu retrospektif çağrışımlar bile oluşturabilir sizin için: Yapay zeka temelli bu yazılım, doğrudan fotoğraf kütüphanenize girerek insan yüzlerini ve belirli olayları seçebiliyor ve dokunaklı kısa videolar (yapay epizodik anılar) oluşturuyor otomatik bir şekilde. Başka yazılım araçları da tüm yaşamınızı dokümanlara (e-postalar, takvim anımsatıcıları, Schoolwork belgeleri, sesli mesajlar, metinler, snapshot’lar, videolar ve başka veri kayıtlarına) dönüştürerek anılarınızı, içinde arama yapılabilecek bir veri tabanında bir araya getiriyor.

Ama McKinnon’ın hayatı kayıt altına alma itkisi yok. Anılarını muhafaza edebiliyor mu diye görmek için günlük tutmaya karar vermiş bir ara. “İki üç gün sonra bıraktım,” diyor. “Aklımda kalmayacaklar korkusuyla her anı yakalamaya takarsam o anları hiç yaşayamaz olacağım.” Elinde onlardan başka ne var ki zaten?

E-posta kullanıyor ve bazen bir kaynak olarak bu sisteme başvurabiliyor. Fakat deneyimlerini o şekilde kayıt altına almak için özel bir çaba göstermiyor. Sosyal medyayı kullanmıyor. Pinterest’i ya da Instagram’ı yok. Bir ara bir Facebook hesabı kullanmış, ama sonra bırakmış. İlgisini çekmemiş.

Facebook akışı olsaydı bile orada fotoğraf veya videosu bulunmazdı pek. McKinnon vaktiyle Karayipler gezisini kaydetmek için video kamera almış, ama hoşuna gitmemiş. Söylediğine göre, anı kaçırdığını hissetmiş. Aynı nedenden ötürü fotoğraf da çekmiyor. Onlara bakmaya gerek duymadığını söylüyor. Gerçekten de evlerindeki buzdolabında, raflarda ya da duvarlarda hiç fotoğraf yok. Çerçevelenmiş bir düğün resmi ya da plaj fotoğrafları yok. Yukarıdaki çalışma odasında birkaç albüm var yalnızca.

McKinnon, 1981 yılına, Maywood, Illinois’deki belediye sarayındaki nikahlarına ait resimlerin olduğu albümü çıkarıyor. Çıkışta yeni evli çifte sürpriz yapmış arkadaşlarının bir resmi var. Green’in esprili bir armağanı (sevişen kedi resimleriyle süslü dört kupadan oluşan bir takım) açtığı bir fotoğraf görüyoruz. McKinnon, albüm sayesinde yıllar içinde ezberlediği bu güne dair hikayelere gülmeye antrenmanlı. Fakat resimler bakarken sanki başkasının evliliğini izliyormuş gibi hissettiğini söylüyor.

Ama bugün Green’le evlendiği güne dair yeni bir şey öğrendi. Albüme baktığımız sırada Green düğüne katılmış yakın bir arkadaşında söz açtı. “Geldiğini bilmiyordum bile,” dedi McKinnon. Çünkü bu arkadaşın hiç fotoğrafı yoktu. Resimleri çeken oymuş.

Bu herkesin yapabileceği türden bir hata aslında: Makinenin arkasındaki kişi genellikle unutulmaz mı? O kişi kendiniz olsanız bile?

McKinnon teknoloji yardımıyla bize benzemeye çalışmıyor besbelli. Fakat teknoloji uzun vadede hepimizi McKinnon’a benzetebilir biraz. iPhone’umda, geçtiğimiz 8 aya ait 1217 fotoğraf ve 159 video var. Sürekli resim çekerek, araştırmacıların “fotoğrafla bulandırma” dedikleri etkiyi yaratıyor ve o deneyimlere dair anılarımı bulanıklaştırıyor olabilirim aslında. Ve tüm fotoğrafları bulutta otomatik olarak depolayarak (zihnimi bir grup anıyı kataloglama yükünden kurtararak) epizodik anı oluşturma sürecime kısa devre yaptırıyor olabilirim.

McKinnon, konuşmalarımız sırasında sanki benim yerime sesli düşünüyor ve “İnsanlık bu yetisinin bir kısmını yitirse nasıl olur?” diye soruyor. “Yerine geçebilecek teknolojiler olursa kayıp ne olacak? İnsan deneyimi değişir, ama bu bir artı mı olur? Yoksa bir eksi mi? Yoksa yalnızca bir değişim mi?”

McKinnon’ın burnunu çektiğini duyabiliyorum. Olympia’daki Capital Mall alışveriş merkezinin karanlık sinema salonunda Ters Yüz’ü izliyoruz. Gözümün ucuyla, ağladığını görüyorum. Filmin çoğu Riley isimli 11 yaşındaki bir kızın zihninde geçiyor. Kızın duyguları bir kontrol odasındaki çizgi karakterler olarak resmedilmiş ve kahramanı bir psikolojik faciadan kurtarmak gibi önemli bir misyonları var; temel anılarını, yani ekranlarında klipler oynayan parlak kürecikleri kaybetmesini önlemeleri gerekiyor. Temel anılar Riley’nin kişilik adalarını oluşturuyor. Anlatması güç fakat temel anılar yok oldukça kahramanın kişilik yapıları da çatırdamaya başlıyor diyebiliriz.

McKinnon, kendi gerçekliğini bir facia gibi sunmasına rağmen filmi beğendi. (Riley’nin zihnindeki kişilik adaları, temel anılar ve kontrol odasından bahsettiğimizde, McKinnon gülerek, “Benim adalarım varsa da, merkezle bağları olduğuna emin değilim,” diyor. )

Hayatını bir hikaye gibi yaşamamasına rağmen McKinnon’ın hikaye seviyor olduğunu öğrenince şaşırdım. Özellikle de Taht Oyunları ya da Açlık Oyunları gibi, fantezi ve bilimkurgu türü hikayelerden hoşlanıyor. Böyle bir sürü kitap okumuş, film ve diziler izlemiş. Konularını hatırlayamıyor, ama bu daha da iyi geliyor. Yeniden okuduğu veya izlediği bir şey onun için gerçekten de yeni oluyor (İmrenilecek bir yanı daha: Aldığı tüyoların keyfini bozmasına imkan yok).

Fakat ne kadar uğraşsa da bir hikaye uyduramıyor. Gündüz düşü göremiyor. Zihni serbestçe dolaşmıyor. Bu tür bir hayal gücü eksikliği amnezi vakalarında da görülür. Mesela çoğumuz, istediğimizde aklımızda bir kumsal sahnesi canlandırabiliriz: Şezlongda uzanmış bir pina colada yudumlayışımızı, dalgaların sesini ve ayak parmaklarımız arasındaki kum tanelerini gözümüzün önüne getirebiliriz. McKinnon böyle bir zihin egzersizine kalkıştığında gözünün önüne hamak gibi bir şey getirebiliyor. “Muhtemelen bir palmiye de vardır. Palmiyeyi hayal etmeye çalıştığım an hamak gözden kayboluyor,” diyor. Görüntüleri yan yana getirerek resmi tamamlayamıyor. Eşinin sık sık oynadığı satrancı da takip edemiyor. “Bir hamleden fazlasını aklımda tutamıyorum,” diyor. Başka bir deyişle McKinnon’ın sadece geçmiş değil gelecek kapıları da kapalı.

McKinnon ve ben o gün birlikte pek çok şey yaptık. Yemek yedik, konuştuk, alışveriş merkezinde dolaştık. O, ayrıntıları hatırlamıyor elbette, önemsemiyor da. Çoğumuz yaşamı bir kazanç ve kayıplar hikayesi halinde deneyimlerken McKinnon yalnızca ve yalnızca anın içinde yaşıyor hep. Tetiklenen ve uyanan bir şey yok. Çatışma yok. Sona yaklaşmaya dair bir kaygı yok. Kimi insanların yıllarca ulaşmaya uğraştığı şeye kendiliğinden sahip: Tamamen şimdide yaşıyor o.

 

Erika Hayasaki (@erikahayasaki) UC Irvine’da basın yazarlığı dersleri veriyor.

 

BELLEĞE DAİR BİLDİKLERİMİZİ DEĞİŞTİREN ÜÇ VAKA DAHA

H.M.

Ağustos 1953’te, Hartford, Connecticut’daki doktorlar Henry Molaison’ı (H.M.) epilepsi ataklarından kurtarabilmek için hipokampusunu tamamen aldılar. Ameliyat amacına ulaştı, fakat nörocerrahı çok şaşırtan bir şey olmuştu. Molaison’da derin bir amnezi meydana gelmişti ve yeni anılar da oluşturamıyordu. Fakat hâlâ konuşabiliyordu, zekası yerindeydi ve yeni beceriler öğrenebiliyordu. MIT’deki araştırmacıların on yıllar boyu takip ettiği bu vaka psikologların belleği algılama biçimini kökten değiştirdi. Beynin, uzun ve kısa dönemli belleği farklı şekilde idare ettiği ve çeşitli işlevlerin beynin başka başka alanlarına bağlı olduğu anlaşıldı.

K.C.

Bir balya samanla çarpışmanın ardından geçirdiği kumsal arabası ve motosiklet kazaları sonucunda Kent Cochrane’in (K.C.) beyninin birçok kısmı hasar görmüştü ve geçmişine dair hatırladığı bir şey kalmamıştı. Cochrane bilgileri aklında tutabiliyor fakat onları nerede öğrendiğini anımsayamıyordu. Bu vaka bilim insanlarına semantik ve epizodik bellek ayrımına dair ipuçları sağladı. 2005’te Endel Tulving’in de aralarında bulunduğu bir grup psikolog bu vakanın, “düzenli ve tek bir merkeze dayalı amnezi modelini geride bırakmaya” katkıda bulunduğunu ifade etti.

A.J.

2006’da Jill Price (A.J.) üstün otobiyografik bellek tanısı alan ilk kişi oldu. Geçmişi kendiliğinden ve olağanüstü ayrıntılı hatırlayabiliyordu. UC Irvine’daki araştırmacılar Price’ın 14 yaşından beri (1980’lerdeki bir TV dizisinin haftanın hangi günü yayınlanmış olduğu gibi) olağandışı ayrıntıları akılda tutabildiğini saptadılar. Ekip, vakada obsesif kompülsif rahatsızlık belirtileri de bulunduğunu belirtmişti. Price medyada hemen olay oldu, ulusal kanalda röportajları yayınlandı ve 2009’da WIRED’da çıkan ve kendisini “Otobiyografinin Michael Jordan’ı” diye nitelendiren bir yazı da dahil sayısız habere konu oldu—Chelsea Leu

Yazının orijinal linki: https://www.wired.com/2016/04/susie-mckinnon-autobiographical-memory-sdam/

Çevirmen: Gülin Ekinci

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.