Geleceğimiz neden kütüphanelere, okumaya ve hayal kurmaya bağlı?

İnsanların neyi ve neden desteklediklerini ve taraflı olup olmadıklarını ifade edebilmeleri önemlidir. Böylelikle ilgi ve çıkarlarını beyan etmiş olurlar bir nevi. Ben size okumaktan bahsedeceğim. Kütüphanelerin önemli olduğunu anlatacağım. Kurmaca eserler okumanın, keyif için okumanın yapılabilecek en önemli şeylerden biri olduğunu iddia edeceğim. Kütüphanelerin ve kütüphanecilerin anlaşılabilmesi ve her ikisinin de korunması için coşkulu bir savunma döşeneceğim.

Ve fevkalade taraflıyım besbelli: ben bir yazarım, genellikle kurmaca eserler yazıyorum. Okurlarım hem çocuklar hem de yetişkinler. Yaklaşık 30 yıldır sözcüklerle uğraşarak geçiniyorum. Çoğu zaman aklımda bir şeyler canlandırıyor ve onları kaleme alıyorum. Dolayısıyla insanların okuması, kurmaca eserler okuması, kütüphane ve kütüphanecilerin varlıklarını sürdürmesi ve insanlara hem okumayı hem de okuma alanlarını sevdirmesi benim lehime olur elbette.

Yani yazar olarak belirli bir taraftayım. Fakat bir okur olarak daha da taraflıyım. Ve bir Britanya vatandaşı olarak çok daha taraflıyım.

Ve bu akşam, insanları rahatça ve zevkle okuyabilir hale getirmek ve böylece kitlelere eşit fırsatlar sunmak amacıyla doğmuş bir yardım kuruluşu olan Reading Agency bünyesinde bu konuşmayı yapıyorum. Okuryazarlık programlarını, kütüphaneleri ve bireyleri destekleyenler, okuma faaliyetinin kendisini desteklemiş olurlar ister istemez. Çünkü bize okumanın her şeyi değiştirdiğini söylerler.

Bu akşam ben de bu değişimden ve okuma faaliyetinin kendisinden bahsetmek üzere buradayım. Okumanın nasıl bir etki yaptığından, ne işe yaradığından bahsetmek istiyorum.

Bir New York ziyaretimde, özel hapishanelerin yapımıyla ilgili bir konuşmaya katılmıştım. Amerika’da büyük gelişim gösteren bir endüstri bu. Hapishane endüstrisi ne kadar büyüyeceğini planlamaya ihtiyaç duyuyor. 15 sene sonra kaç hücre olacak ve içlerinde kaç mahkum olacak? Bunun yanıtını kolayca bulabileceklerini fark etmişler. 10 ve 11 yaşındaki çocuklar içinde okuma yazma bilmeyen ve tabii keyif için bir şey okuyamayanların oranını temel alan basit bir algoritmayla hesap yapıyorlarmış.

Birebir bir sonuç çıkmıyor: okuryazar bir toplumda suç işlenmediği söylenemez. Ama çok ciddi korelasyonlar söz konusu.

Ve bence bunlardan birinin, en basitinin kaynağı da gayet basit. Okuryazar insanlar kurmaca eserler okur.

Kurmacanın iki faydası var. İlki, onun okumaya açılan bir kapı olması. Sonra neler olacağını öğrenme heyecanıyla sayfayı çevirme isteği uyandırır insanda. Birinin başının dertte olduğu zor bir durum anlatılıyor olsa bile devam etme ihtiyacı hisseder ve sonunu merak edersiniz… Bu çok sahici bir dürtü. Sizi yeni sözcükler öğrenmeye, farklı fikirler düşünmeye, ilerlemeye iter. Okumanın başlı başına bir keyif olduğunu keşfetmeye götürür. Bunu öğrendiğinizde, her şeyi okumaya doğru uzanan bir yola koyulmuş olursunuz. Anahtar, okumaktır. Birkaç yıl önce bir ara, okuryazarlık devrinin geçtiği ve yazılı sözcüklerden anlam çıkarmaya artık pek gerek olmadığı söyleniyordu. Fakat o lakırdılar da geride kaldı: sözcükler şimdi her zamankinden de önemli. Dünya internete kayıyor ve biz sözcükler aracılığıyla dünyayı dolaşıyoruz. Okuduklarımızı takip edebilmemiz, anlayabilmemiz ve anlatabilmemiz gerekiyor. Birbirlerini anlayamayan insanlar fikir alışverişinde bulunamaz ya da iletişim kuramaz. Çeviri programları da bir noktaya kadar gidebiliyor.

Etkin şekilde okuyup yazabilen çocuklar yetiştirmenin en basit yolu onlara okumayı benimsetmek ve bunun keyifli bir etkinlik olduğunu görmelerini sağlamak. Bu da öncelikle sevecekleri kitaplar bulmak, o kitaplara erişmelerini sağlamak ve okumalarına izin vermekle mümkün olur.

Bence kötü çocuk kitabı diye bir şey yok. Bazı çocuk kitaplarını, bir türü ya da bir yazarı kötü diye nitelendirmek ve çocuklara öyle şeyler okutmamak gerektiğini söylemek zaman zaman yetişkinler arasında moda oluyor. Buna defalarca tanık oldum. Enid Blyton kötü yazar ilan edilmişti. RL Stine da, onlarca başka isim de. Çizgi romanların okumayı gerilettiği de söylenmişti.

Saçmalık bu. Züppelik ve akılsızlık. Çocukların beğendiği, okumak istediği, aradığı bir yazar kötü olamaz. Çünkü her çocuk farklıdır. Kendi ihtiyaç duyduğu hikayeleri bulabilir ve onlara uzanabilir. Sıradan ve eskimiş bir fikir ona öyle gelmeyebilir. Çocuk onunla ilk kez karşılaşıyordur. Yanlış şeyler okuduğunu düşündüğünüz için çocukları okumaktan soğutmayın. Sizin sevmediğiniz hikayeler onu diğer kitaplara götürecek bir yoldur. Üstelik herkesin zevki sizinle aynı olamaz.

Yetişkinler iyi niyetli müdahaleleriyle de çocuğun okuma sevgisini kolayca yok edebilir: keyif aldığı şeyleri okumasına izin vermeyerek ya da Viktorya dönemindeki “geliştirici” edebiyat örneklerinin 21. yüzyıl versiyonları gibi, değerli fakat sıkıcı metinlere mecbur bırakarak. Böylece, okumanın hiç de havalı olmadığına, hatta daha kötüsü, tatsız olduğuna kanaat getirmiş bir kuşak yetişir.

Çocuklarımızın okuma konusunda yol kat etmesine ihtiyacımız var. Hoşlandıkları her metin onları gitgide daha fazla okur kılacak. (Bu satırları kaleme alan yazarın, kendi kızı 11 yaşındayken yaptığını da yapmayın. RL Stine’a düşkün olduğu için kızım Holly’ye, Stephen King’in Carrie adlı romanını vermiş, öteki sevdiysen buna bayılacaksın demiştim. Holly, sonraki yıllarda kırlarda yaşayan insanlara dair sakin hikayeler okudu yalnızca ve ne zaman Stephen King’in adı geçse bana kötü kötü bakıyor hâlâ.)

Kurmacanın ikinci etkisi de empati yaratmasıdır. Televizyon veya film izlerken başkalarının başına gelen şeyleri görürsünüz. Edebiyat eserlerini ise aklınızda canlandırırsınız. Bir grup harf, bir dizi noktalama işareti ve siz varsınızdır orada. Tek başınıza, hayal gücünüzü kullanarak bir dünya canlandırır, içine insanlar koyar ve onların gözünden bakarsınız. Yeni hisler tecrübe eder, başka türlü bilemeyeceğiniz yer ve dünyalara konuk olursunuz. Başkalarının da sizin gibi olduğunu öğrenirsiniz. Bir başkasının yaşantısına giriyorsunuzdur ve kendi dünyanıza biraz değişmiş bir şekilde dönersiniz.

Empati, insanların bir araya gelip topluluklar oluşturmasına yarayan bir araçtır. Kendimize gömülmeden iş görebilmemize olanak sağlar.

Okumak, dünyada yolunuzu çizmeniz bakımından çok kritik bir şeyi de keşfetmenizi sağlar. Bu da şudur:

Dünya böyle olmak zorunda değil. Başka türlü olabilir.

2007’de Çin’e, oradaki yönetimin onayıyla düzenlenen ilk bilim kurgu ve fantastik edebiyat kongresine gittim. Bir noktada, üst düzey yetkililerden birini kenara çekip sorular sordum. Bilim kurgu uzun yıllar boyunca ülkede tasvip edilmemişti. Değişen neydi?

Yetkili, değişimin çok basit bir nedeni olduğunu söyledi bana. Çinliler başkalarının tasarladığı planları uygulama konusunda müthişlerdi. Ama yenilikler, icatlar yapmıyor, hayal kurmuyorlardı. Bunun üzerine ABD’ye, Apple, Microsoft, Google gibi şirketlere bir heyet göndermiş ve kendi geleceklerine şekil veren kişilere danışmışlardı. Ve bu kişilerin tümünün küçükken bilim kurgu okumuş olduğunu öğrenmişlerdi.

Kurmaca size başka bir dünya gösterebilir. Daha önce gitmediğiniz yerlere götürebilir sizi. Peri meyveleri yenilen, değişik dünyaları ziyaret ettiğinizde, içinde bulunduğunuz dünyayla tamamen tatmin olamazsınız asla. Bu  tatminsizlik faydalı: memnuniyetsiz kişiler dünyalarını dönüştürür ve iyileştirir, başka bir hale sokarlar onu.

Hazır bu konuya gelmişken, gerçeklerden kaçma ve hayalcilik üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Bundan, kötü bir şeymiş gibi bahsediliyor. Hayal ürünü eserler aklı karışık, sersem veya aldanmaya yatkın kişilerin başvurduğu ucuz bir uyuşturucuymuş ve çocuk ve yetişkinler için faydalı olan tek tür, okuru mevcut dünyanın kötülükleriyle başbaşa bırakan metinlermiş gibi düşünülebiliyor.

Nahoş bir yerde, size kötülük etmiş kişilerle birlikte, çıkışsız bir durumda kalırsanız ve biri size geçici bir kaçış sunuyorsa ondan neden yararlanmayasınız ki? Hayale dayalı kurgunun yaptığı da budur: bir kapı açar, dışarıdaki ışığı gösterir, sevdiğiniz kişilerle birlikte olabileceğiniz ve kontrol edebileceğiniz bir alan sağlar (ve emin olun ki kitaplar gerçek alanlardır). Daha da önemlisi bu sırada size dünyaya ve halinize dair bilgi verir, mücadele etmek için kullanabileceğiniz araçlar ve koruyucu kalkanlar sağlar: kapalı kaldığınız yere geri dönerken bunları yanınıza alabilir ve kötü gerçeklikleri geride bırakmak için bu bilgi, beceri ve araçlardan yararlanabilirsiniz.

JRR Tolkien’in bize hatırlattığı üzere, kaçmaya karşı olanlar, yalnızca gardiyanlardır.

Çocukların okuma sevgisini yok etmenin bir diğer yolu da etrafta hiç kitap bırakmamak elbette. Ve onlara okuyacak bir ortam sağlamamak. Ben şanslıydım. Yetiştiğim yörede harika bir kütüphane vardı. Yazları annem ve babam işe giderken beni kütüphaneye bırakıyorlardı. Her sabah bir başına kütüphaneye gelen, katalogları kurcalayan, hayaletler, sihirler veya roketlerle ilgili kitaplar arayan, vampir, dedektif, cadı ve mucizelerin peşinde düşmüş küçük bir çocuktan rahatsız olmayan kütüphaneciler vardı.

Çok iyi kütüphanecilerdi onlar. Kitapları ve kitap okunmasını seviyorlardı. Kütüphaneler arası değişim sisteminden yararlanarak başka kütüphanelerden kitap istemeyi öğrettiler bana. Okuduğum hiçbir şeyi küçümsemediler. Okumaya bayılan, heyecan dolu bir çocuk görmekten hoşlanıyor gibilerdi.  Benimle okuduğum kitaplar hakkında sohbet eder, diğer kitapları bulmama yardım eder, destek olurlardı. Bana herhangi bir okur gibi yaklaşırlardı (ne kayırır, ne geçiştirirlerdi beni), yani saygı gösterirlerdi. 8 yaşındaki biri olarak bu kadar saygı görmeye alışık değildim.

Kütüphaneler özgürlükle ilgilidir. Okuma özgürlüğüyle, fikir özgürlüğüyle ve iletişim özgürlüğüyle. Eğitim yeridir onlar ve eğitim de okuldan veya üniversiteden ayrıldığımızda sona eren bir süreç değildir. Kütüphaneler; eğlence, güvenli alanlar ve bilgi sağlar.

21. yüzyılda insanların kütüphanelerin niteliğini ve maksadını yanlış anladığından endişeliyim. Onları yalnızca kitap raflarıyla dolu yerler olarak algıladığınız takdirde, çoğu kitabın dijital versiyonunun bulunabildiği günümüz dünyasında kütüphanelerin eski moda veya vadesini doldurmuş olduklarını düşünebilirsiniz. Oysa böyle bakmak olayın özünü kaçırmak olur.

Bence bu, bilginin tabiatıyla ilgili. Bilgi, kıymetlidir ve doğru bilgi muazzam değer taşır. İnsanlık tarihi boyunca bilgi kıtlığı çektik ve gereken bilgiye kavuşmak (ne zaman ekim yapılacağını ya da nesne, harita, tarih ve hikayeleri bulup öğrenmek) daima önemli ve değerli oldu. Yemeklere veya insanlara erişebilmeyi sağladı hep. Bilgi değerli bir şeydi ve ona sahip olanlar veya erişebilenler bu yolla para kazanabiliyorlardı.

Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, bilgi fakiri bir ekonomiden bilgiyle dolup taşan bir ekonomiye geçtik. Google’dan Eric Schmidt’e göre günümüzde, her iki günde bir, uygarlığın başlangıcından 2003 yılına dek üretilen kadar bilgi ortaya çıkıyor. Rakamları takip etmek isteyenler için söyleyeyim, günde beş eksabayt kadar veri demek bu. Şimdiki güçlük, çöldeki nadir bitkiyi bulmak değil, ormanın bolluğu içinde belirli bir bitkiyi bulabilmek. Asıl ihtiyaç duyduğumuz bilgiyi ararken yardıma ihtiyacımız olacak.

Kütüphaneler insanların bilgiye ulaşmak için gittiği yerler. Kitaplar bilgi buzdağının yalnızca görünen ucu: oradalar ve kütüphaneler size özgürce ve yasal bir şekilde kitap sağlayabiliyor. Günümüzde her zamankinden daha fazla çocuk kütüphanelerden kitap alıyor: basılı, djital ve sesli kitaplar. Bilgisayarları ya da internet bağlantıları olmayan kişiler de böylece ücret ödemeden internete giriyorlar: iş ilanları ve iş veya yardım başvuruları için artık çoğunlukla internetin kullanılmasından dolayı, büyük önem taşıyor bu durum. Kütüphaneciler bu kişilerin o dünyada dolaşmasına da yardımcı olabilir.

Tüm kitapların ekranlara aktarılacağını veya öyle olması gerektiğini düşünmüyorum: Douglas Adams’ın, Kindle adlı cihaz çıkmadan 20 yıl kadar önce bana dediği gibi, basılı kitap köpek balığı gibidir. Köpek balıklarının kökleri çok eskilere uzanır: köpek balıkları dinozorlardan önce de okyanuslarda yaşıyorlardı. Ve yerlerine geçecek bir şey olmadığı için de hâlâ aramızdalar. Basılı kitap güçlüdür. Yok etmesi zordur onu. Suya dayanır, elektriksiz çalışır, elde tutması da çok hoştur: görevine uygundur ve daima bir yeri olacaktır. Onun yeri kütüphanedir. Şimdi kütüphaneler elektronik kitaplar, sesli kitaplar, DVD’ler ve web içeriklerinin de mekânı oluyor.

Kütüphane bilgiyi depolayan ve her yurttaşa eşit erişim hakkı sunan yerdir. Sağlıkla ilgili bilgiler de bunun bir parçasıdır, ruh sağlığıyla ilgili bilgiler de. Topluma ait bir alandır. Güvenli alandır, bir sığınaktır. İçinde kütüphaneciler olur. Şimdi ise bize düşen, geleceğin kütüphanelerinin nasıl olacağını tasavvur etmek.

Okuryazarlık bugün, metinler, e-postalar ve yazılı bilgilerle dolu dünyamızda her zamankinden daha da önemli. Okuyup yazmaya ihtiyacımız var. Rahatça okuyabilen, okuduğunu anlayabilen, ince farklılıkları idrak edebilen, kendini anlatabilen dünya vatandaşlarına ihtiyacımız var.

Kütüphaneler geleceğe açılan kapılar. Oysa dünyanın dört bir yanındaki yetkililerin, tasarruf etmek adına kütüphaneleri kapatmaya kalkıştığını, bugün kazanmak adına yarından çaldıklarını görüyoruz ne yazık ki. Açık kalması gereken kapıları kapatıyorlar.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Kuruluşu’nun kısa süre önce gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre İngiltere, “(cinsiyet, sosyoekonomik durum ve meslek türleriyle birlikte değerlendirildiğinde) okuryazarlık ve temel matematik bilgisi bakımından, nüfusun en yaşlı kesiminin en genç kesimi geride bıraktığı tek ülke.”

Başka türlü ifade edecek olursak, çocuklarımız ve torunlarımız yazı ve rakamlara bizim kadar hakim değil. Dünyayı dolaşıp anlama ve problem çözme imkanları daha az. Onları kandırmak, yanlış yönlendirmek daha kolay olabilir. Dünyayı değiştirme olanakları daha az, iş bulmaları da daha zor olacak. Ve bu gidişle İngiltere nitelikli işgücünden yoksun kalacağından diğer gelişmiş ülkelerin gerisine düşecek.

Kitaplar sayesinde, hayatını kaybetmiş kişilerle iletişim kurabiliriz. Aramızda olmayan, insanlık tarihinde iz bırakmış, onu ilerletmiş, bilgiyi her seferinde yeni baştan aramak yerine artmasını sağlamış insanlardan dersler alabiliriz bu şekilde. Çoğu ülkeden, içinde dile geldikleri kültür ve yapılardan çok daha uzun süre yaşamış hikayeler var.

Ben geleceğe dair sorumluluklarımız olduğunu düşünüyorum. Çocuklara, onların yetişkinliğine, içinde yaşayacakları dünyaya karşı sorumluluklarımız var. Okurlar, yazarlar, yurttaşlar olarak hepimizin sorumlulukları var. Bu sorumluluklardan bazılarını burada dile getirmek istiyorum.

Kişisel ortamlarımızda ve kamusal alanda yalnızca keyif için okumak gibi bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Keyif için okursak ve başkaları da bunu görürse, hayal güçlerimizi tanıma ve kullanma fırsatı doğar. Başkalarına okumanın güzel bir şey olduğunu göstermiş oluruz.

Kütüphaneleri desteklemek gibi bir sorumluluğumuz var. Kütüphaneleri değerlendirmek, insanları kütüphaneye gitmeye sevk etmek, kütüphanelerin kapatılmasını protesto etmek gibi bir sorumluluğumuz var. Kütüphanelere değer vermiyorsanız, bilgiye, kültüre, irfana kıymet vermiyorsunuz demektir. Geçmişin seslerini siliyor ve geleceğe zarar veriyorsunuz demektir.

Çocuklarımıza kitap okumak gibi bir sorumluluğumuz var. Onlara hoşlarına gidecek şeyler okumalıyız. Bizim alışıp bıktığımız hikayeleri onlara yine de okumamız gerek. Eğlenceli bir şekilde seslendirmeli, metinleri ilginç kılmalıyız ve okumayı öğrendiklerinde de onlara okumayı bırakmamalıyız. Bu okuma saatlerini bağ kurma vakti gibi kullanmalı, telefonları veya dikkati çelen diğer uğraşları o sırada bir kenara bırakmalıyız.

Dili kullanmak gibi bir sorumluluğumuz var. Kendimizi zorlamalıyız: sözcüklerin ne anlam taşıdığını ve onları nasıl kullanabileceğimizi bulmaya, net ifadeler kurmaya, düşüncelerimizi dile dökmeye çalışmalıyız. Dile, donmuş bir kalıp veya saygı bekleyen bir ölü gibi yaklaşmamalıyız. Yeni sözcükler getiren, ses ve anlamları zamanla değiştiren canlı akışı içinde kullanmalıyız onu.

Biz yazarlar (çocuklar için yazanlar başta olmak üzere tüm yazarlar) okurlarımıza karşı sorumluyuz: sahici şeyler yazma sorumluluğumuz var ve bilhassa da olmayan yerlerdeki, olmayan insanlarla ilgili masallar kurarken önemli oluyor bu. Hakikatin olan bitenle sınırlı olmadığını, kim olduğumuzu gösterdiğini anlamamız gerekiyor. Kurmaca, hakikati söyleyen yalandır neticede. Okurlarımızı sıkmamak ve sayfa çevirmek ister kılmak gibi bir sorumluluğumuz var. İsteksiz okurun en iyi ilacı, okumadan duramadığı bir hikayedir. Ve okurlarımıza doğru şeyler söylemek, mücadele araçları ve kalkanlar sunmak ve bu dünyadaki kısa misafirliğimizde edindiklerimizi aktarmak zorunda olduğumuz kadar, vaaz veya ders vermemek, yavrularını önceden çiğnenmiş lokmalarla besleyen kuşlar gibi yapmamak, ezber ders ve mesajları okurlarımızın boğazına dayamamak da gerekiyor. Ve kendimiz okumak istemeyeceğimiz hiçbir şeyi çocuklar okusun diye yazmamalıyız hiçbir zaman.

Çocuklar için yazı yazan kişiler olarak önemli bir iş yaptığımızı idrak etmekle yükümlüyüz. Çünkü çuvallar ve çocukları okumaktan ve kitaplardan soğutan sıkıcı kitaplar yazarsak, kendi geleceğimizi de onlarınkini de fakirleştirmiş oluruz.

Yetişkin ve çocuklar olarak, okur ve yazarlar olarak hepimizin hayal kurmak gibi bir vazifesi var. Tasavvur etmekle yükümlüyüz. Toplumun devasa ve bireyin neredeyse bir hiç olduğu bir dünyadaymışız ve kimse bir fark yaratamazmış gibi davranmak kolay: duvarda bir atom veya pirinç tarlasında minicik bir pirinç tanesi gibi. Oysa aslında insanlar dünyayı sürekli değiştiriyorlar ve bunu da, başka türlü olabileceğine dair hayaller kurarak yapıyorlar.

Etrafınıza bakın: cidden. Bir an için durun ve içinde bulunduğunuz odaya bakın. Söyleyeceğim şey öylesine basit ki kolayca akıldan çıkabiliyor. O da şu: gördüğünüz her şey, duvarlar da dahil her şey bir zamanlar birer hayaldi. Bugün Londra’da, içine yağmur girmeyen bir odada böyle konuşma yapabilmemi, birinin bunu hayal etmiş olmasına borçluyuz. Bu salon, içindekiler, bu binadaki diğer şeyler, bütün şehir. Hepsi insanlar durmadan hayal kurdukları için var olabildi.

Dünyayı güzelleştirmek gibi bir sorumluluğumuz var. Onu, bulduğumuzdan daha çirkin bir hale getirmememiz gerekiyor. Okyanusları tüketmememiz, sonraki kuşaklara kendi problemlerimizi bırakmamamız gerekiyor. Arkamızı temizlemek ve dar görüşlü yaklaşımlarla darmadağın edilmiş, yoksullaşmış ve sakatlanmış bir dünya bırakmamak gibi bir yükümlülüğümüz var.

Politikacılara ne istediğimizi söylememiz gerekiyor. Faydalı yurttaşlar olmak bakımından okumanın taşıdığı değeri idrak etmeyen, bilgiyi muhafaza edip korumayan ve okur yazarlığı desteklemeyen politikacı veya partilere oy vermeme sorumluluğumuz var. Mesele partiler değil. Bu, insanlıkla ilgili bir mesele.

Vaktiyle Albert Einstein’a çocuklarımızın akıllı olması için ne yapabileceğimiz sorulmuştu. Yanıtı basit ve bilgeceydi. “Çocuklarınızın akıllı olmasını istiyorsanız onlara masal okuyun,” demişti. “Daha akıllı olsunlar istiyorsanız, daha çok masal okuyun.” Okumanın ve hayal kurmanın değerini anlamıştı. Çocuklarımıza okuyacakları, okunanlara kulak verecekleri, hayal kuracakları ve anlayacakları bir dünya verebiliriz umarım.

Neil Gaiman’ın 15 Ekim 2013 tarihinde The Guardian’da yayımlanmış konuşma metninden çevrilmiştir.

 Yazının orijinal linki: https://www.theguardian.com/books/2013/oct/15/neil-gaiman-future-kütüphaneler-reading-daydreaming?CMP=share_btn_tw I

Çevirmen: Gülin Ekinci

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.