Olgular Neden Fikirlerimizi Değiştirmez? – 2. Bölüm

Brown Üniversitesi profesörlerinden Steven Sloman ve Colorado Üniversitesi profesörlerinden Philip Fernbach, bilişsel bilim alanında çalışıyorlar. Onlar da insandaki zihinsel işlevlerin ya da daha doğrusu zihinsel aksaklıkların anahtarının sosyallik olduğunu düşünüyor. “Bilgi Yanılsaması: Neden Yalnız Düşünmüyoruz Asla” (Riverhead) adlı kitaplarına tuvaletlere bir göz atarak başlıyorlar.

ABD’deki ya da uygar ülkelerdeki herkes tuvaletlere aşinadır. Sifonlu tuvaletlerde suyla dolu bir seramik tekne bulunur genellikle. Kol çekildiğinde veya düğmeye basıldığında su (ve içindeki her şey) boruya doğru çekilir ve oradan da kanalizasyon sistemine gider. Peki nasıl olur bu?

Yale’de yapılan bir araştırmada yüksek lisans öğrencilerinden tuvalet, fermuar ve silindirli kilit gibi gündelik aletleri ne derecede anladıklarını puanlamaları istenmiş. Ardından öğrenciler aletlerin çalışma şekillerini ayrıntılı bir şekilde yazmışlar. Sonra da kendi anlama düzeylerini yeniden puanlamışlar. Bu uğraş öğrencilerin bilgisizliklerini fark etmelerine yol açmış anlaşılan; zira kendilerine verdikleri puanlar düşmüş (Tuvaletler göründüklerinden daha karmaşık çıkmış belli ki).

Sloman ve Fernbach  “açıklama derinliği yanılsaması” dedikleri bu etkiye neredeyse her yerde rastlamış. İnsanlar bildiklerinden çok daha fazlasına hakim olduklarını sanıyorlar. Bu kanımızı sürdürmemize olanak veren şey ise diğer insanlar. Mesela birileri kolayca çalıştırabilmem için bir tuvalet tasarlamış. Bu konuda çok iyiyiz. Evrimimizdeki başlıca gelişmelerden biri sayılabilecek olan birlikte avlanma becerisini kazandığımızdan bu yana birbirimizin uzmanlıklarından yararlanıyoruz. Sloman ve Fernbach’a göre, iş birliği konusunda öyle iyiyiz ki kendi aklımızla bir başkasının aklı arasındaki sınırları pek fark edemiyoruz.

Yazarlar, “Zihinsel emeğin doğal bir şekilde paylaşılıyor olmasının bir sonucu, birinin fikir ve bilgileri ile aynı gruptaki diğer kişilerin fikir ve bilgileri arasında net sınırlar bulunmaması,” diyor.

Bu sınırsızlık veya kafa karışıklığı, ilerleme diye gördüğümüz süreç bakımından kritik. İnsanlar yeni yaşama şekilleri getiren yeni aletler icat ettikçe bilinmeyen yeni alanlar da yaratmış oluyorlar. Örneğin şayet herkes eline bıçak almadan önce metal işleme ilkelerine hakim olmakta ısrar etseydi Tunç Çağı’nın pek bir karşılığı olmazdı. Yeni teknolojiler söz konusu olduğunda, tam anlamamak güç verir.

Sloman ve Fernbach’a göre bunun başımızı derde soktuğu nokta politik alan. Nasıl işlediğini bilmeden sifonu çekmek ile ne kastettiğimizi bilmeksizin bir göçmen yasağına destek vermek (veya karşı çıkmak) aynı şey değil. Sloman ve Fernbach 2014’te, Rusya’nın Ukrayna’ya bağlı Kırım’ı ilhak etmesinden kısa süre sonra gerçekleştirilen bir araştırmadan bahsediyorlar. Söz konusu çalışmada katılımcılara ABD’nin nasıl tepki vermesi gerektiği sorulmuş. Aynı zamanda haritada Ukrayna’yı göstermeleri de istenmiş. Coğrafya konusundaki yanlışlık arttıkça askeri müdahale yanlısı olma düzeyinin de arttığı görülmüş. (Katılımcılar Ukrayna’nın nerede olduğundan o kadar habersizmiş ki yanıtların medyan değeri yaklaşık 2900 kilometre hatalıymış. Bu da Kiev ile Madrid arasındaki mesafeye yakın neredeyse).

Başka konulardaki araştırmalar da böyle ürkütücü sonuçlar ortaya koyuyor. “Meselelerle ilgili güçlü hislerin derin bir idrak sonucu oluşmamış olması genel bir ilke,” diye yazıyor Sloman ve Fernbach. Başka zihinlere bağımlı oluşumuz da problemi pekiştiriyor. Mesela şayet sizin Hesaplı Sağlık Hizmetleri Yasası’na yaklaşımınız gerekçesiz ise ve ben de bunu dikkate alırsam benim görüşüm de temelsiz olacaktır. Tom’la konuşursam ve o da benimle hemfikir olursa onun fikri de dayanaksız olacak ve artık üç kişi olduğumuza göre görüşlerimizden daha da memnun olacağız. Görüşlerimizle çelişen tüm bilgileri ötelediğimiz takdirde ise Trump yönetimi gibi bir noktaya varacağımız malum.

Sloman ve Fernbach’ın gözlemlerine göre, “Bir bilgi toplumunun tehlikeli bir hal alması böyle olur.” Söz konusu ikili, tuvalet deneyinin bir versiyonunu yapmışlar ve bu defa evde kullanılan aletler yerine kamu politikalarına odaklanmışlar. 2012 tarihli bu araştırmada insanlara bazı konulardaki görüşleri sorulmuş: Devlet destekli tek tip bir sağlık sistemi mi olmalı? Öğretmenlerde liyakat mı esas alınmalı? Katılımcılar, önerilere destek veya itirazlarının yoğunluğuna göre puan belirtmişler. Ardından, bu önerileri uygulamanın ne gibi etkiler getireceğini olabildiğince ayrıntılı bir şekilde açıklamaları istenmiş. Bu noktada çoğu kişi zorluk yaşamış. Sonra denekler görüşlerini tekrar puanlamışlar. Yoğunluklar düşmüş. Destek veya itirazları önceki kadar hararetli değilmiş artık.

Sloman ve Fernbach’a göre bu sonuç, karanlık dünyada bir küçük umut ışığı. Şayet bizler (veya arkadaşlarımız ya da CNN’deki uzmanlar) ahkam kesmeyi azaltır ve politikalara dair önerilerin anlamları üzerine daha fazla eğilirsek, pek fikrimiz olmadığını anlayabiliriz ve görüşlerimiz ılımlılaşabilir. Sloman ve Fernbach’a göre bu, “yanılsamayı ortadan kaldırarak insanların tutumlarını değiştirebilecek tek düşünce formu olabilir.”

Bilimi, insanların doğal eğilimlerini düzelten bir sistem olarak görebiliriz. İyi işleyen bir laboratuvarda “kendinden yanalık” faktörüne yer yoktur. Sonuçlar, onları teyit etmek gibi özel bir güdü taşımayan araştırmacılar tarafından, farklı laboratuvarlarda da yeniden sınanabilir. Sistemin bu nedenle bunca başarılı olduğunu iddia edebiliriz. Herhangi bir dönemde bir alanda ağız dalaşları hüküm sürüyor olabilir, fakat neticede metodoloji baskın çıkar. Biz bir noktaya saplanıp kalsak bile bilim ilerler.

“Sonuna Kadar İnkar Etmek: Bizi Kurtarabilecek Verileri Neden Göz Ardı Ediyoruz?”da (Oxford) psikiyatr Jack Gorman ile halk sağlığı uzmanı kızı Sara Gorman, bilimin anlattıkları ile bizim kendimize anlattıklarımız arasındaki farklılıkları inceliyor. Onları endişelendiren konu, aşıların tehlikeli olduğu fikri gibi bazı inatçı görüşlerin yanlış olmanın ötesinde ölümcül sonuçlara varabilmesi. Tehlikeli olan aşılar değil tabii. Onlar tehlikelere karşı yapılmıştı aslında. Gorman’lar “Bağışıklık kazandırma modern tıbbın zaferlerindendir,” diye belirtiyor. Fakat aşıların güvenli olduğu ve bağışıklık kazandırma ile otizm arasında bir ilişki olmadığı bilimsel araştırmalarda defalarca kanıtlanmış olsa da aşı karşıtları bundan etkilenmiyor. (Eşiyle birlikte oğulları Barron’a aşı yaptırmış olsalar da çocuk doktorlarının tavsiye ettiği takvime uymayı reddettiklerini belirten Donald Trump’ı da kendi taraflarında görebilirler).

Gorman’lar da günümüzde insana zarar veriyormuş gibi gözüken düşünme biçimlerinin bir vakitler çevreye uyumlu olmuş olması gerektiğini öne sürüyor. Fizyolojik bir unsur da içerdiğini öne sürdükleri doğrulama yanlılığı hakkında sayfalarca yazmış onlar da. Alıntıladıkları araştırmalara göre insanlar kendi görüşlerini destekleyen bilgilerle karşılaştıklarında ciddi anlamda keyif (dopamin akını) yaşıyorlarmış. Yazarların gözlemlerine göre, “Hatalı olduğumuzda bile görüşlerimize sıkı sıkıya tutunmak iyi hissettiriyor.”

Gorman’lar yanılma biçimlerimizi sınıflandırmakla yetinmek istemiyor, telafi de bulmak istiyorlar. Aşıların çocuklara faydalı veya tabancaların zararlı olduğu konusunda insanları ikna etmenin bir yolu olması gerektiğini düşünüyorlar (Silah edinmenin güvenliği artırdığı gibi yaygın fakat istatistiksel temelden yoksun kanıları ortadan kaldırmak istiyorlar). Fakat burada tam da bahsettikleri problemlerle karşı karşıya kalıyorlar. İnsanlara kesin bilgi sunmanın bir faydası olmuyormuş gibi gözüküyor. Bu tür veriler dikkate alınmıyor. Duygulara hitap etmek daha iyi sonuç verebilir. Fakat bu da bilime teşvik etme amacına ters düşer haliyle. Yazarlar kitaplarının sonuna doğru “Geriye kalan güçlük, yanlış bilimsel kanılara yol açan eğilimlerin nasıl ele alınması gerektiğini bulmak,” diyor.

“Aklın Gizemi,” “Bilgi Yanılsaması” ve “Sonuna Kadar İnkar Etmek” kitaplarının tümü kasım ayında yapılan seçimden önce yazılmıştı. Oysa hepsi Kellyanne Conway’i ve “alternatif gerçekliğin” yükselişini öngörebilmişti. Bugünlerde tüm ülkenin, başında kimsenin olmadığı veya Steve Bannon tarafından idare edilen kocaman bir psikolojik deneye dönüşmüş olduğunu hissetmek mümkün. Rasyonel kişiler düşünüp bir çözüm bulabileceklerdir. Fakat bu konuda literatür pek de güven vermiyor.

 –

Elizabeth Kolbert’in  27 Şubat 2017’de New Yorker’da yayımlanmış yazısından çevrilmiştir.

Yazının orijinal linki: http://www.newyorker.com/magazine/2017/02/27/why-facts-dont-change-our-minds

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.