Lydia Davis ve Jhumpa Lahiri Dil Öğreniyor

Son bir buçuk ay içinde hem Lydia Davis hem de Jhumpa Lahiri yeni dil öğrenme çabalarına dair yazılar yayımladı. Bu konuya eğilme nedenleri ve yöntemleri bambaşka olmakla birlikte yaklaşımları bir ortaklık barındırıyor. Bu bakımdan, geçmişten bugüne edebiyatla haşır neşir olmuş tüm okurlarla da yolları kesişiyor.

Lydia Davis’in “Norveççe Öğrenmek Üzerine” adlı yazısı John Freeman’ın çiftdilli antolojisinin ilk cildinde yer aldı. Davis, kafayı Dag Solstad imzalı “Telemark romanı”nı okumaya takmıştı tuhaf bir şekilde. Fakat bu eserin İngilizceye çevrilme şansı yok pek. Kitabı okuyan Norveçlilerin sayısı bile bir elin parmaklarını geçmiyordur muhtemelen. Bu çalışmayı roman diye nitelendirmek de sınırları biraz zorlamak oluyor. Solstad’ın bu terimi kullanım tarzıyla ilgili hararetli tartışmalar var Norveçliler arasında.

“Telemark romanı” epey uzun, ekler hariç toplam 426 sayfa. Bir olay veya drama ögesi içermiyor. Olay örgüsü de yok. Solstad’ın 1691 ile 1896 arasında Telemark kentinde yaşamış atalarını anlatıyor. Doğumlar, ölümler, düğünler ve mülk alışverişlerinden bahsediliyor. Başka bir şey yok pek. Davis’in neden bu kitabı okumaya kalkıştığını bilmiyorum ve kendisinin de bu konuda bir fikri yok. Romanın kendisinden çok deney yapma arzusuyla alakalı bir durum söz konusu.

Davis, Norveççe bilmiyordu. Romanın kendisinin anlayabileceği bir dile çevrilmesinin pek mümkün olmadığının da farkındaydı. O zaman neden Norveççe öğrenmeyeyim ki diye düşünmüştü. Solstad’ı okumak, mükafatı kendinden menkul bir macera olacaktı. Özel bir getirisi olmayacak gibiydi. Müthiş bir öyküyü takip etme keyfi veya yeni bir evrene dair bilgiler sunmuyordu. Solstad’ı okumaktan alacağı tek haz, Norveçli olmamasına rağmen bunu yapan tek kişi olmak olacaktı. Peki nasıl yapabilirdi? Davis bu konuda bir deney yapmak istiyordu.

Davis, “Telemark romanı”nı sözlük kullanmadan ve özel bir dil eğitimi almadan okumanın daha da büyük bir macera olacağını düşünmüştü. Sanılabileceği kadar saçma bir fikir değildi bu. Almanca ve Fransızca biliyordu, dolayısıyla (fiil çekimleri, akraba sözcükler, alfabe, sesler ve kimi edatlar gibi) bazı şeyleri hemen anlayabiliyordu. Sözlük kullanmamanın avantajları da vardı.

Sözlükler dil öğrenirken destek sağlar, fakat zararlı da olur. Psikolojik açıdan, sözcükleri tam anlamıyla öğrenmeye engel olabilirler. Sözlükten bir tuş uzakta olduğunuzu bildiğinizde yeni sözcükleri aklınızda tutmak için çok çaba sarf etmeyebilirsiniz. Üstelik sözcükleri bağlamları içinde anlamak, soyut bir tanım edinmeye kıyasla çok daha derin bir kavrayış sağlar.

Davis, Norveç diline kendine has bir şekilde yaklaştı ve doğrudan içine daldı. Bir sözcüğün anlamını kestirebildiğinde onu tuttuğu listeye katıyordu. Fark ettiği cümle özelliklerini de kendi oluşturduğu dilbilgisine ekliyordu. Birkaç kez numara yaptığı da oldu. Temel sözcükleri öğrenmek için bir dil öğretmeninden birkaç ders aldı, bir çocuk kitabı okudu ve bir çizgi romana göz gezdirdi. Ama bunların dışında Norveççeyi, herhangi bir dilde olabilecek en anlaşılmaz “roman”lardan birini okuyarak kendi kendine öğrendi.

Kendisi kitaptaki pek çok şeyi anlamadığını açıkça ifade ediyor. Ama ağır ağır ilerlemek ve kelime kelime okumak ona yeni düşünce yolları açmış. Bu sayede İngilizceye dair de pek çok şey öğrenmiş. Keşiflerinin çoğu etimoloji ile ilgili olmuş, fakat bunlar sayesinde bazı felsefi gözlemlere de ulaşmış. Davis, İngilizcedeki “neighbor” (komşu) sözcüğünün birinin yakınında yaşamak anlamına geldiğini öğrenmiş. Bunun, söz konusu kişilerin kim olduğuna bağlı olarak iyi de kötü de anlam taşıyabilmesi üzerine derin derin düşünmüş. Hızlı okuyabilmiş olsa Solstad’ın yazım tarzına dair bazı özellikleri hiç fark etmemiş olacağını da görmüştü. Solstad, anlatım şeklini değiştirerek aynı olayı farklı biçimlerde aktarıyordu ve yazısının ritmi anlatılanlara bağlı olarak farklılaşıyordu. Bunlar ayrıntı sayılabilecek gözlemler de olsa, sıkı mücadele sonucu edinilmiş olduklarından Davis için büyük başarı niteliğindeydiler.

Davis, Norveççeyi sular seller gibi öğrenmedi. Dili konuşamıyor, rahatça yazı da yazamıyor. Yine de yardımcı kaynaklara başvurmadan fevkalade zorlu koca bir kitabın bir kısmını anlayabildi. Başardığı iş muazzamdı.

Jhumpa Lahiri ise Lydia Davis’in tam aksi bir yol izledi. The New Yorker’da yayımlanan “Kendi Kendinize İtalyanca Öğrenin” başlıklı yazısında Lahiri, bilmeyi istediği bu dili öğrenmek için akla gelebilecek her yolu denediğini anlatıyor. Ders kitapları almış, yıllarca sürekli özel öğretmenlerle çalışmış ve sonunda ailesiyle birlikte Roma’ya taşınmış. Yıllar süren bu yıldırıcı uğraşlar sonunda istediği gibi bir seviyeye ulaşmış nihayet. Beni en çok etkileyen kısım ise, yazdığı metnin İngilizceye Ann Goldstein tarafından çevrilmiş olması. Lahiri, metni İtalyanca kaleme almış.

Lahiri, yeni bir dil öğrenme nedenlerini Davis’e kıyasla daha derin bir şekilde irdeliyor. Onun için bu, eğlenceli bir maceradan ibaret değilmiş. Lahiri’nin annesi Hindistan’da doğmuş ve çocuğunu Bengalce konuşarak büyütmüş. Fakat Lahiri, Bengalcesinin hiç de kusursuz olmadığını kabul ediyor. O dilde yazamıyor ve aksansız konuşamıyor. Anadiline yabancılaşmış hissediyor. En rahat konuştuğu dil olan İngilizce aslında onun ikinci dili. Dil bakımından sürgündeymiş ve yuvasız bir yazarmış gibi hissediyor kendisini.

Lahiri, İngilizceden uzaklaşmak, yeni ve farklı bir dilde huzur bulup dönüşüm geçirmek istemiş. Dilbilgisiyle başlayarak ilerlemiş. Dünyaya bakmanın yeni bir yolunu tanımak ve kendi yaklaşımıyla harmanlamak istemiş. Davis ve Lahiri bu bakımdan benziyorlar. Yoksa Davis neden bir koca yıl boyu tek bir kitap okumuş olsun? Zorluk ve macera yoluyla gelişmek, değişmek, dönüşüm geçirmek istemiş. Solstad’ın acayip anlatım tarzıyla ilişki kurmak ve dünyayı onun gözlerinden görmek de istiyormuş.

Davis ve Lahiri’nin hikayeleri bana insanlık tarihinin bilinen ilk yazarını hatırlatıyor. Bu kişi, Enheduanna isimli bir Mezopotamya prensesi. Enheduanna’nın yazılarında kullandığı dili nasıl öğrendiğini tam olarak bilmiyoruz, fakat bunun Davis ve Lahiri’nin yaklaşımlarının bir karışımı yoluyla gerçekleşmiş olduğunu varsayabiliriz.

Yaklaşık 4500 yıl önce Enheduanna’nın babası Mezopotamya’daki iki kültürü bir imparatorluk içinde bir araya getirmiş. Bu iki grup farklı diller konuşuyorlarmış ve birbirlerinden farklı olduklarını düşünüyorlarmış.  Enheduanna küçüklüğünde Akadca konuşuyormuş. Sonra babası güneydeki diyarları fethedip ülkesine katmış ve kızını bu bölgedeki en önemli tapınaklardan birine baş rahibe olarak yollamış. Enheduanna orada kaldığı dönemde yöreye egemen dil olan Sümerceyi öğrenmiş.

Enheduanna’nın da öğretmenleri vardı ve Lahiri gibi o da ders kitaplarından yararlanmıştı. Tıpkı Lahiri gibi kendi devrinin “Roma”sına taşınmıştı: İnsanların farklı bir yaşam sürüp farklı bir dil konuştuğu ve hem kültürel hem de dini bir merkez olan yabancı bir yere gitmişti. Bir yandan da aynı Davis gibi, sözcük listelerinden yararlanmıştı muhtemelen. Enheduanna bizimki gibi sözlükler kullanmıyordu. Ayrıca yine Davis gibi, dilbilgisini cümle kurallarını ezberleyerek değil, okuyarak ve tüme varım yoluyla edinmişti.

Bu dili öğrenirken Enheduanna’nın da bir amacı vardı. Bilinen ilk şiir seçkisini kaleme almıştı. Babasının imparatorluğundaki çeşitli tapınaklara özgü 42 ilahiyi bir araya toplamıştı. Hem kuzey hem de güneydeki dini alanları katmıştı seçkisine. Bu bölgeler uzun zaman boyu birbirlerine apaçık düşman olmuşlardı. Enheduanna, yeni ülkenin iki kısmında yaşayan sakinlerin, ortaklıklarını anlamalarını istiyordu. Farklı âdetleri vardı ve farklı diller konuşuyorlardı. Birbirlerinin şiirlerini okurlarsa köprüler kurulabilirdi. Böylece yeni bir halkla tanışabilir ve kendilerine de taze bir gözle bakabilirlerdi.

Lydia Davis, Solstad’ın kitabını bitirdikten sonra bir şey fark etmiş: “Kitabın afili sayfalarına kurşun kalemle karaladıklarıma bakarken, bencil bir tarzda, canımız nasıl isterse öyle okuduğumuzu fark ettim.” Bence bu herkesin okuma tarzı için geçerli. Farklı türde kitapları seviyoruz ve bazı hikayeler bize diğerlerinden daha çok etkiliyor. Davis’in gözlemi, dil öğrenme tarzlarımız konusunda da geçerli. İnsanlar farklı şekillerde öğreniyor. Peki neden okuyoruz? Bence hepimizde ortak olan bir şey epey etkili bunda. 4000 yılı aşkın süredir metinler aracılığıyla başka kişi ve topluluklarla bağ kuruyoruz. Davis ve Lahiri de bunu istemiş. Enheduanna’nın yaratmaya çalıştığı şey de bu. Şu an bu yazıyı okumanızın nedeni de bu belki. Ve bu bağ kurma isteği tüm okurları zamanda ve mekânda birbirlerine bağlıyor.

Charles Halton’ın 7 Şubat 2017’de The Millions’da yayımlanmış yazısından çevrilmiştir.

 Yazının orijinal linki: http://www.themillions.com/2017/02/lydia-davis-and-jhumpa-lahiri-learn-new-languages.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.